hedaye

düzenli olarak olmasa da birkaç haftadır uğraştığım hediye sonunda bitti. hediyeyi verdiğim insanların yüzlerindeki o anki gülümseme benim için hayattaki en keyifli anlardan bi tanesi sanırım.

ay takvimi

not: tabi ki çözünürlüğü düşürüp koydum.
yamulmuyorsam lisenin dört yıl olması muhabbeti bizden bir önceki dönemle başlamıştı. lise 3'teyken lise 4'tekilerin okulda ne kadar adam adam veya kadın kadın durduklarını düşündüğümü hatırlıyorum. kızlar hadi neyse her yaşta kadın kadın durabilme becerisine sahiplerdi de erkekler gerçekten de oraya ait durmuyorlardı. zaten muavinler başta olmak üzere herkes yaka silkiyordu; kimse bir yıl daha lisede kalmanın güzel olduğu fikrinde değildi ve dolayısıyla cıvıttıkça cıvıtıyorlardı. lise 3'teyken okul hiç bitmeyecek gibi geliyordu. sanki o küçük sınıfın içinde, kaloriferin ve camın dibindeki yerimde çürüyüp gidecektim. 

sonra üst dönemin mezun olma vakti gelmişti. mezuniyet fotoğrafları çekiliyordu ve okulun içinde cüppeyle koşuşturup duran insanlar vardı. anılarının olduğunu düşündükleri yerlerde fotoğraf çekiliyorlardı, hatta haftanın son günü okulun bahçesine bakan girişte şarkı söyleyip hoplayıp zıpladıklarını da hatırlıyorum.

o zaman için mezun olmama çok vardı, sonra ne olup bittiğini anlamadan mezun oldum, mezuniyet gecesine gittim, üniversiteye girdim, bu yılın ilk dönemi bitti sayılır ve ben yine dördüncü sınıfların mezuniyet fotoğraflarını görmeye başladım. gerçi bu kez yavaşlıktan ziyade şu önümüzdeki dönemden sonra çok hızlı geçecek gibi geliyor zaman ve ben ne olduğunu anlayamadan bir belirsizliğin içinde bulacakmışım gibi hissediyorum kendimi. 

net olarak beynimi yaktım.
özet geçeceksek, kimsenin kimseye iyi gelip iyileştirdiği falan yok. mütemadiyen kırılıyoruz.

paperboy
i'll never let you fall

yıllar önce sınıf diye bi dizi vardı show tv'de. kuzey güney'in ali'si psikopat bi karakteri canlandırıyordu. jenerik müziği de bugünlerde radyoda günde beş yüz elli beş kez dönen "herkes aynı hayatta"ydı. mehmet erdem'i insanlar uzun bir süre şu anda kim olduğunu hatırlamadığım biri diye bildi, öyle yayıldı; ama sınıf'ın ömrü kısa oldu, fazla bilinemeden yayından kaldırıldı. dolayısıyla şarkı da dizinin ilk birkaç bölümünü yakalayabilmiş olan insanlar arasında kaldı.

dizinin üstünden yıllar geçti, mehmet erdem albüm çıkardı, lise bitti, rıza kocaoğlu'nu binlerce insan tanıyor artık falan filan. değişmeyen, tersine içimde birikmeye devam eden tek şeyse siktiğimin ankara sıkıntısı oldu. değişmeyen, "zaman her şeyi çözer / şu beklemek olmasa"nın anlamı oldu.  hiçbir zaman onlarca arkadaşı olan bir insan olmadım, o kadar insanla sürekli samimi olabilme durumu sosyalleşme kapasitemi aştı çünkü, lise hayatımda okulda doğru düzgün erkek yakın arkadaşım olmadı, hatta doğru düzgün'ü aradan çıkarabiliriz bile; çünkü sınıf hep kızlardan oluştu ve ben okuldan, okuldaki insanlardan boyuna nefret ettim. arasında bulunduğum tiplerden, kafa yapılarından, zevklerden nefret ettim. konuşabildiğim insanlar benden hep kilometrelerce ötede oldular. 

önceleri iyiydi hoştu, fazla dokunmuyordu belki; ama şimdi. şimdi canımı ölesiye sıkıyor bu durum. üniversite liseden farklı olmadı, olmuyor ve ben lisedeyken okulla ilgili yaptığım seçimin mutsuzluğunu yaşamaya devam ediyorum. farklı bir şey seçmiş olsaydım çünkü, başka bi şehirde, çok başka bi çevrede, yanımda olmasını istediğim insanlarla mutlu olabilirdim. hiçbir zaman kızlı erkekli oturup sohbetinden keyif aldığım bir arkadaş grubum olamayacakmış gibi hissediyorum. boyuna topluca bi şeyler yapma, bi yerlere gitme isteklerim içimde patlayacakmış gibi hissediyorum. yıllardır aynı bok oluyor çünkü. 

sıkıldım. bu şehrin iğrenç billboard reklamcılığından, tenhalığından, bok gibi giyinen memur tipli insanlarından, sokak köpeklerinden, tunus'un köy yolu olmuş kaldırımından, kızılay'ın göt kadarlığından ve en çok sürekli yalnız olmaktan sıkıldım. sürekli engellenmiş hissetmekten sıkıldım. beklemekten, sürekli geçmesini beklediğim yılları yaşamak zorunda olmaktan sıkıldım. aynı durakta inmekten aynı duraktan binmekten her bir bokundan sıkıldım ulan bu şehrin. bitsin artık. 

spoiler

boş beleş ve çirkin'e dönüşümümü tamamladım.

muş #1
muş #2

günlerden eski bir gündü, anne tarafının akrabalarından birinin oturma odasında oturuyorduk; çünkü salon sadece özel günlerde açılırdı ve oraya sık sık gidip gelen biz, özel gün misafiri olmayı çoktan geçmiştik. salon zaten soğuk ve fazla kasvetli gelirdi bana. eşyalar ağırdı, ıvır zıvır bir şey yoktu, olanlar da kapaklı dolaplara gizlenmişti. ne kadar kalabalık olursak olalım, salonu oturma odası kadar dolduramazmışız gibi hissederdim.  

evin dört kızı vardı. en büyükleri aynı zamanda en ufak tefek olanlarıydı. o dönem bir bankada çalışıyordu ve sürekli işle ilgili bir takım problemleri oluyordu. bir küçüğünü bir keresinde odanın ışığını kapamış, ranzanın alt katında uzanmış telefonla konuşurken görmüştüm, yanına gidip uzanmıştım. sonra telefonda konuşurken ağlamış mıydı emin olamıyorum. ama sanırım önceki gece ağlandığında ertesi sabah gözlerin şiştiğini ilk orda duymuştum, garip gelmişti ama sanki en büyük olanlarında kanıtını da görmüştüm. stabilo'ları ilk defa evin ikinci kızında, mutfakta o köşeli sedirde otururken görmüştüm. elimde çevirip incelemiştim. aynı kızın nişanı veya düğünü öncesinde (ya da sonrasında) evde benimle ilgilenmediği için bozulmuş, surat asmıştım. evin üçüncü kızının yeşil gözleri vardı (belki de lensti), bana göre en güzelleriydi ve en seyrek gördüğümdü. bir keresinde benim için o zamanlar yalnızca karın ağrısı olan bir şey yüzünden yatakta kıvranırken hatırlıyorum onu, babasının sıcak su torbası getirdiğini sonra.

evin dördüncü kızı, doğal olarak bizimle en çok vakit geçirendi. iskambil kağıtlarıyla oyunlar oynardık, odasında bir tuvalin üzerinde, ne zaman gelsem orda olan, vazoda papatyaların olduğu bir resim dururdu, masasını karıştırmama izin verirdi (diğerlerinin daha çok makyaj malzemelerini, çekmecelerini karıştırırdım), yanılmıyorsam evin hala okuyan tek kızıydı. bileğe bağlanan ipleri ilk kez onda görmüştüm, "sana da yaparız" demişti, sanırım sonra kendim almıştım.

genel olarak o evde, şimdi de olduğu gibi, izleyici konumundaydım. bizimkinden çok farklı bir düzende işleyen bu evi boyuna izlerdim. mutfakta belki de yüzüncü kez gördüğüm dolap açıp kapamalarını, balkon kapısını yine de sıkılmadan izlerdim. ya da belki de sıkıldığım için her defasında farklı detaylar görmek adına daha fazla bakardım. o eski günde oturma odasında otururken de yine izliyordum, bir yandan da koltuğun koluna sabitlediğim kitaptan ödev yapmaya çalışıyordum. odada bir sineğin varlığı fark edildi ve evin babası olaya müdahele etmek amacıyla ayaklandı. evin dördüncü kızı, L şeklinde duran kanepelerin uzun olanının başında sandalyede oturmuş çay içiyordu. evin babası elindeki gazeteyle sineğe bir iki hamle yaptı, başarılı olamadı, derken ani bir kol hareketiyle sineğe öldürücü darbeyi indirdi ve indirmesiyle birlikte daha önce duymadığım bir sesin çıkmasına neden oldu. kısa bir süre aralığında sesin ölüme yollanan sinekten geldiğini zannederek şoka girdim fakat "nereye gitti" sorusuna, evin dördüncü kızından gelen "tabi ki de benim üstümeeeııyyyy" cevabıyla gözlerim ve şokum geldikleri yere geri döndüler. 

bundan birkaç sene sonra otobüste evin dördüncü kızını gördüm, o beni görmedi. selamlaşmadık. o eve içine ölümlerin ve evliliklerin karıştığı uzun bir süredir gitmiyoruz, onlar da bize gelmiyor.
sanırım en kötüsü sevdiğimiz insanlara karşı hissettiğimiz o anlık yabancılaşma duygusu. geriye itmek istediğimiz, görmezden gelmek istediğimiz ama üzerimize, özelikle dudaklarımızın iki kenarına oturan, "çok farklıyız, farklı yerlerdeyiz" hissi.

neden, ne için hayatında yer alıyorum, olsam ne olmasam ne. bilerek üşütmenin bile mantıklı geldiği anlar oluyor. sonra dönüp kendi kendime kızmak için yine nedenler bulabiliyorum böylece. 

çevremdeki her şeyin sadece geçmesini bekliyorum. sanki, eğer varsa, o tatmin duygusu hiç gelmeyecek. her şeyin bittiğine inanarak yaşamak kadar aptalca bir şey yoktur belki de; ama o siktiğimin bilinci gelip kafamın ortasına oturunca kalkmıyor. 

bu kadar "tribin" önünde sonunda çok yalnızım ağlamasıyla bittiği bi döngü varken, herkesten uzaklaşsan ne uzaklaşmasan ne.
bu haftayı cumadan sonra geberip gidecekmişim gibi bir hisle geçirdim. cumadan sonrasını göremiyorum. üzerini ucu sonu belli olmayan bi karanlık kaplamış gibi. okul başlasın istiyordum. çok da memnuniyetsiz değilim belki, kendi kendime kaldığım süre kısaldıkça daha az düşünüyorum. yine de olanlar ve olması gerekenler hala yerli yerinde değil gibi, seni kaybettiğimi hissediyorum. yavaş yavaş insanlarla olmaktan yoruluyorum yine, yavaş yavaş büyüyor içimdeki şey, hissedebiliyorum. olması gerekenlerle oluyor olanlar birbirini dengelemiyor. ayaklarımı yine hissetmiyorum ve inatla geç yatıyorum, sabah küfrederek kalkıyorum. hayatımda ilk kez dün kütüphanenin o bölümünü o kadar boş ve kasvetli gördüm. kurduğum hayallerin her birine "daha zamanı var" demekten, kendime kendimi anlatmaktan yoruldum. seni kaybediyorum, hissedebiliyorum. 
dedi ki, eğer uğraşırsam iyi çizebilirmişim, eğer üstüne düşersem olurmuş. oturup sadece çizmek istiyorum, sırtıma, boynuma, gözlerime inat çizmek istiyorum.

"10 yıldır kimsenin yaşam tarzına müdahale etmedik"

anlatasım gelmiş.

şimdi size bir takım gereksiz şeylerden bahsedeceğim. 

bir yıldır gitmekte olduğum kuaförün ilk kesimlerinin hiçbirini beğenmiyordum ve hep evde yaklaşık bir ayı aynaya bakıp kendime küfrederek geçiriyordum, kısa saç çabuk uzuyordu ama uzayınca da modeli bozuluyordu ve kuaför bedaaava ense tıraşı yapmaya pek de yanaşmıyordu, lakin eve oldukça yakındı ve harika kesmese de sonuçta kesiyordu, kısa saç olduğu için de önüme gelen kuaföre gitmeye cesaret edemiyordum. derken gece yarılarında profil piççırlarını incelemeye aldığım kısa saçlı bir güzel kardeşime kuaförünü sordum ve oraya gittim bu kez ense tıraşına. 

aradan bir buçuk ay falan geçti, ensem hala uzamış değil ve durumdan oldukça memnunum FAKAT. kaşçım (kelimeye bak amk) ihanet ettiğim kuaförün ta kendisinde çalışıyor ve her ne kadar üç kuruşluk kaşlara sahip olsam da neticede şekillendirilmeye ihtiyaçları var ve artık zamanı geldi; ama ensem hala buram buram ihanet kokuyor ve tıpkı kısa saç gibi kaş da tehlikeye atılacak bir kıl topluluğu olmadığından GERÇEKTEN DE oradaki kaşçıya gitmem gerekiyor. bu sebeplerle annemle saçımı kesen aamet bey'in izin günlerini tahmin etmeye çalışıp hangi gün gidebileceğime dair tahminler yürütüyoruz çünkü hemen her günü ona ayıbolmasın buna ayıbolmasın'la geçen şahsım için oraya gidip de "merhaba ben geldim aha bu da ensem" demek herkesin ortasında altıma yapmamla aynı derecede utanç verici bir mevzuya denk geliyor.

bir diğer konu ise ayakkabı. odtü şenliği'nde yağmur ve çamur sebebiyle harab olan converse'lerimi çöpe gömdükten sonra "artık converse devrini kapayayım ya" diyerek keds denemiştim LAKİN ayaklarım kırk numara olduğundan ve keds ya kırk üretmediğinden ya da kalıpları dar olduğundan bir şekilde olay hüsranlı bitmişti. sonra benzer tarzda ayakkabıya denk gelmediğimden istiklal'den yirmi liraya aldığım ayakkabılarla idare ettim bir süre, ki hala da ediyorum ama neticede ayakkabı yirmi liralık anlatabildim mi? neyse bugün çıktık ayakkabı bakındık. günlük giyebileceğim bi bez ayakkabı buldum yine bi de uzundur istediğim topuklu botlara baktım, bi tane çok beğendiğim bi ayakkabı buldum sonra "diğer yerlere de bakalım da yea" diyerek dolanmaya devam ettim. 

ve dostlar her şey beta'da o ayakkabıya denk gelmemle başladı. ayakkabı kotun altında tam olarak güzel durmuyor ama etek ve külotlu çorapla kafamda kurduğuma göre oldukça sevimli olacak, azıcık topuğu var ve oldukça rahat. FAKAT. kotun altına giyilemiyor olması, benim de üzerimde güzel duran fazla etek bulamadığım gerçekleri birleşince kendisini oldukça seyrek kullanabileceğim gibi bir sonuç çıkıyor. son olarak tunalı'daki bir mağazada gördüğüm ve hala deneyemediğim bir ayakkabı daha var ve içten içe giydiğimde güzel durmamasını diliyorum çünkü PARA YOK AMK. 

bu buhranlı ayakkabı bölümünü de geride bıraktıktan sonra gelelim sergiye gitme ve sosyal fobi konularına. orta okul yıllarından bu yana kendisiyle habersiz mücadelemde güzel gelişmeler gösterdiğime inanıyorum, zira insan içine tek başına çıkmaya başladığım ilk dönemlerde suratım kıpkırmızı oluyordu, terliyordum, kalbim küt küt atıyordu, önüme bakarak yürüyordum ve herkes bana bakıyormuş gibi hissediyordum. hala tunalı'da dişçiye giderken karum tuvaletine sığınıp sakinleşmeye çalıştığım günleri hatırlıyorum mesela. dediğim gibi sonradan insanları inceleye inceleye nasıl kişiliklere sahip olduklarını, ne düşünebileceklerini tahmin etme konusunda kendimi ilerletince bu durum da oldukça azaldı; ama bu kez de "onların yaptıklarını yapmamak" uğruna çekingen, fazla düşünen, alçak sesle konuşan bir insan oldum (çünkü insanlar otobüste veya toplu olarak bulunulan yerlerde çok yüksek sesle konuşuyorlardı ve durumdan oldukça rahatsız oluyordum/um, dolayısıyla ben öyle yapmamalıydım. hatta telefonla konuşma özrümün temelleri de buraya dayanıyor.), gerçi kendimi bildim bileli öyleydim ama kişiliğimin bir parçası olduklarına karar verdim gibi bir şey oldu. 

en son vardığım nokta geyik yaparak bir şeyleri kapamak ve kendimi kollamak oldu aslında, yani "şakaya vuruyorum" derken gerçekten dalga geçmiyorum; çünkü insanlara gerçekten hissettiklerimi söylediğimde olumlu ya da olumsuz, iyi şeyler olmadığını gördüm. yazmak söylemekten hep daha kolay geldi bu yüzden. en azından kimsenin tepkisini aniden karşımda görmedim. düşünmeleri için zaman yarattı böyle olması ve ben bir şekilde yine kendimi korudum ve belki de itiraf etmek gerekirse yüz yüze konuşmalardan kaçtım.

bu kadar laf salatasını bi kenara bırakırsak diyeceğim şuydu, insanlara beni reddederler diye sergiye gitme teklifleri yapamıyorum ya da önce bi ölçüp tartıyorum hayır derlerse ne olur diye, ancak ondan sonra. tek gitmem gibi bi durum söz konusu olduğunda da yukarıda anlattığım şeyler olmaya başlıyor. geriliyorum, insanların hakkımda varacakları yargıları düşünüyorum; çünkü bazen bilmiyorum ben mi manyağın teki oldum çıktım ama okulda daha aramızda iki metre mesafe olmadan arkamdan konuşan insanları duyuyorum ve sinirim bozuluyor. tamam konuş, herkes yapıyor da iki dakika bekle amına koyayım ya. bekle de uzaklaşayım.  
"tedbirini terk eyle takdir hüdanındır
sen yoksun o benlikler hep vehm ü gümanındır"

kapak rengi çok güzel bi kitap edindim ve bazen dizeler sadece söylenişleriyle bile güzel.

"kendi rızasıyla oldu"

hayatımda kaç kez başkasının yerine, başkası için ağladım bilmiyorum. belki de bugüne kadar hiç. 

kaç kez istedim ki azıcık daha az hassas olayım, kaç kez istedim ki bilmeyeyim, görmeyeyim, duymayayım. 

biri söylemişti herhalde "bana ucu sekse dokunmayan bir şey söyle" diye, giderek, gördükçe, duydukça edilen en doğru laflardan olduğunu düşünmeye başladım. içinizdeki hayvani dürtülerde, o pislenmiş zihinlerinizde ucu buna değmeyen bir şey var mı. bir hafta öncesine kadar nefsinize hakim olmakla övünüyordunuz, şimdi başı nere sonu nere belli olmayan uçkurunuzun hesabını on dört yaşındaki bir kız veriyor. 

bir ay olmadı buraya yazdım, bazen nasıl da sanki "aklımıza bile getirmek istemediğimiz o şeyleri" yaşayan kadınların hüzünlerinin gelip içime oturduğunu. kendimi nasıl suçlu, çaresiz, karanlık hissettiğimi. bugün olmadı, o kadarla da yetinemedi benim vicdanım. içimden taştı. tamir etmek istedim. o küçücük kızın kırılan, yaralanan, kararan neresi varsa tamir etmek istedim bir şekilde. bir şey yapmak istedim. kendi geleceğimden korktum yine. ama belki de ilk kez kendi geleceğimden çok, o küçük kızın geleceğinden korktum. geleceğe dair içinde hiç umut kalmamasından korktum. tutunacak bir şeyi kalmamasından korktum. belki de kendine, kendi bedenine duymaya başlayacağı nefretten korktum. 

insanların böylesine bakmasından korktum. böyle her gün oluyormuş gibi, çok normalmiş gibi. bu kadar kolay mazlum rolüne bürünebilmelerinden korktum insanların. vicdanlarının yerini alan "etraf ne düşünürcülük"lerinden korktum. 

eğer varsa, yukarıdakinin adaletsizliğinden korktum.

ama maç konuşun olur mu. 
afyonunuzu eksik etmeyin amına koyayım, maç konuşun siz. 

insanın cinsiyetinin insana ağır gelmesi nedir, nasıl bir şeydir. 

'mükemmel olmak yakışmıyor insana'

insanın bazen o kadar da çirkin olmadığına inanması için aynaya bakmaktan çok daha fazlasını yapması gerekiyor. mükemmeliyetçi olmanın en berbat yanlarından biri de şüphesiz mükemmel olamayacağını bildiği halde insanın kendini içeriğinin ne olduğunu bile bilmediği o mükemmele yaklaştırmaya çalışması. öte yandan mükemmel olan, görünen, hissettiren şeyleri hastalıklı bulması. 

bir insan için mükemmel olma isteği. bir insanı mükemmelin içine koyma isteği. ve insanın kendine bakınca gördüğü mükemmel dışındaki her şey. 

sonra zihninin derinliklerinde bir yerde kulağına eğilip tıpkı natalie portman'ın filmin son sahnesinde söylediği gibi "perfect" diye fısıldaması. ve aslında hiç fısıldamayacak olması.

elde varolan ve varolmayan her şeyin büyük bir soyutluk içinde buharlaşıp yok olması korkusu. sabahlara onunla uyanmanın düşüncesi ve aradaki yıllar. büyük bi hızla geçmesi gereken ve durdukça duran yıllar. geçip gittiklerinde götürecekleri şeylerden deli gibi korkarak. ve yine de tahmin ederek, yaşanılmamış ne varsa tozu dumana katarak. en azından diyorum gülümseyebilsem. aralardaki çatlaklardan sızarak aklımda ufak detayların kalacağı birkaç gün.

sonra sabah beşte birileri yine eve dönüyor.
all theories
like clichés
shot to hell,
all these small faces
looking up
beautiful and believing;
i wish to weep
but sorrow is
stupid.
i wish to believe
but belief is a
graveyard.
we have narrowed it down to
the butcherknife and the
mockingbird.
wish us
luck.
merhaba blog. telefonu bütün hışmımla alıp duvara fırlatmak istediğim, aklıma takılan şarkıları sonra açıp dinlediğimde içlerinde aklımdan geçenleri yakalayınca gözlerimin dolmaya yakınlaştığı günler geçirmeye başladım. 

bunun dışında ağustos ölüm gibi.


"kimseye uğramam ben sana uğramadan"
bu ülkede kadın olmak çok zor. düşündükçe ve yaşadıkça yoruluyorum. bazen öyle anlar oluyor ki sanki "aklımıza bile getirmek istemediğimiz şeyler"i yaşayan tüm kadınların hüzünleri gelip içime oturuyor. kendimi çok ağır ve üzgün buluyorum aniden. kadın olmaktan keyif almakla tehlikeden korunmaya çalışmak arasındaki ince çizgideki her gidiş geliş insanın ruhunda bir delik oluşturuyor. ama büyük ama küçük. 

her yerde ama her yerde insandan önce kadın olduğumun hissettirilmesi beni çok yoruyor. anlayamıyorum, "laf attı" diye bıçaklayanı da burda, 13 yaşına geldi diye evlendireni de. 

ağlayamamak çok kötü, çok boktan her şey için ağlamak istemek. 
şimdi size şunu söyleyeyim canım insanlar. stalker olacaksınız diye "yakın" arkadaşınız olan insana bilginiz dahilinde zarar vermiş insanı ordan burdan takip eder, üzerine iletişim kurarsanız sizin yakın arkadaş tabirinizi sikerler. öyle ya da böyle bi şeyleri kaldırabiliyorum da bu arkadaş muhabbeti üzerine yapılan düşüncesiz hareketleri kaldıramıyorum. bi insan nasıl olur da lafa gelince değerli addettiği birini iş aksiyona gelince böylesine umursamaz. çok acayip arkadaş ya, çok acayip. işte sonra böyle anlar oluyor, insanlarla ilgili aldığım kararlarda kendimi kötü hissettiğim anlara yanıyorum. bi kez de yanlış çıksın lan, rica ediyorum.
eskiden de hiçbir şey yapmadan sadece düşünerek yorgun düşebiliyordum; ama en azından düşünüyordum. kafamda cümleler uçuşuyordu, bi düşünce diğerini bi hayal bi ötekini kovalıyordu, yüzümün ifadesi bile değişiyordu belki de. şimdi geleceğe dair -sanki yeterince endişelenecek şey yokmuş gibi- yeni bir şey çıktığında artık o süreci yaşamıyorum bile. sanki içimde benden habersiz o süreç olup bitiyor ve kendimi aniden çok yorgun hissediyorum. tabiri caizse kılımı bile kıpırdatmamış olmama rağmen hem de. her şey çok hızlı oluyor bu ülkede, hiçbirine yetişemiyorum. hislerimi kaça bölsem hepsine yeterim bilemiyorum. dökmek dağıtmak için bile enerjim kalmayacak günü geldiğinde, şimdi yaptığım gibi yatağımın üstünde kıvrılıp hiçbir şey düşünmeden uykuya geçmeyi bekleyeceğim. 

yine de işte bazen her şey ve herkes için ağlama duygusunu geri itemiyorum. kendi kendime hissizleştiğimi iddia ettiğim günler ve saatler de palavra çıkıyor.

fotoğraflarla bildiriyorum #2


yamulmuyorsam sibiu'da koşturarak müzeye yetişmeye çalışırken çektiğim bi fotoğraf.


bu evleri gördüğümde "aa sanki bana bakıyolar gibi" dedim sonra gülerek zaten o evlere gözleri olan evler dediklerini söylediler.


bahsettiğim ikinci el dükkana not bırakmadan on dakika önce.


turist fotoğrafı diyordum. ayrıca gölgede poz verişime dikkatinizi çekerim dkfjgd.


kaldığımız yer. evet fazla şey anlatmadığının ben de farkındayım güzel kardeşim.

Untitled

dracula'nın yönettiği yerlerden biri olan sighişoara, çıktığımız kuleden çekmiş idim.


kulede aynı zamanda bazı şehirlere olan uzaklıklar da bu şekilde yazılmıştı.

evet diyebilirim ki hakikaten bitti romanya yazılarım. şu anda ankara'da sıkıntıdan ölüyorum. yarın öbür gün dolana dolana iş aramaya çıkacağım sanırım. ama önce bedava ense tıraşımı olmam lazım. keşke bi yer bulsam da bana yazları gel çalış sonra gidersin falan dese. gerçekten çürüyor gibi hissediyorum yatağımın üzerinde.

fotoğraflarla bildiriyorum #1

to leave

atatürk havalimanı'nda saat sabah yediye geliyordu.


bahsettiğim graffitili metro.


bükreş'te 1989 devrimi öncesi komünist dönem ve sonrasındaki dönem için şehrin içinde ayrı alanlar var. çoğu şehir sakininin patates diye adlandırdığı ve hakkında pek de bilgi sahibi olmadıkları heykel 2005'te devrim alanına eklenmiş. gördüğünüz kırmızılık aslında heykele ait bir şey değil, rehber muhtemelen birinin paintball silahıyla vurduğunu söyledi, içimden kıs kıs güldüm.  

deads of revolution

bu ise aynı heykelin yerdeki parçasından bi kare. yuvarlakların çapları devrim sırasında ölen askerlerin yaşlarını temsil ediyormuş.


bundan sonra gelecek fotoğrafların hiçbiri bir boka benzemiyor çünkü sıcaktan ve uykusuzluktan "ÇEK GİTSİN" diye düğmeye basmışım. neyse buna gelirsek önü eski yapı arkası camdan bi bina gördüğünüz gibi. yamulmuyorsam amerikalılar savaş döneminde oradaki bi tiyatroyu bombalamışlar ve yıllar sonra ya tekrar amerikalılar ya da başkaları oraya inşaat yapmak istemiş. romanya da şart olarak bombalanan tiyatronun benzerini yapmalarını koşmuş.


bu iseeeeeee. arkada gördüğünüz ramada otel'in sahibi bir türk'müş ve böyle bir atatürk büstü yaptırtmış. arkada gördüğünüz bacak ise romanya'nın meşhur "gypsy"lerinden birine ait. fotoğraf çekerken bir sürü bağırdı çağırdı ama ne dediğini anlamadım tabi. amaç tamamen yok etmekti kendisini ama bu kadar başarılı olabilmişim. 


bu binada ise tahmin edeceğiniz üzere askeriyedeki insanlar çalışıyormuş ve eskiden babalar kızlarını alıp yolun karşısında gelerek çalışanlardan birinin kızlarıyla evlenmek isteyip istemediklerini sorarlarmış. maksat yüksek mevkili damat olsun yani.


komünist döneme ait bir bina. aynı zamanda kendisine objektif yetersizliği diyoruz.

buraya kadar bükreş'ti devamı gittiğimiz yerlerden olacak. ayrıca kötünün iyisini seçtim çektiklerimden, biraz hüzünlüyüm.

ankara'dan bildiriyorum #3

cozia'da da bi önceki yazıda belirttiğim gibi sadece bir kilise vardı. burda insanların cehennemde yanmalarını istedikleri -ya da sallıyor da olabilirim nefret ettikleri diyelim- insanların adlarını bi kağıda yazıp rahiplere verdiklerini ve rahiplerin de listede adı yazılı olan insanlar için tanrı'dan af dilediğini öğrendim. bi ara tuvalete gitmek istedik üç kişi lakin gördüğümüz alaturka daha önce gördüklerimize hiç benzemiyordu ve içine düşeceğimizden korkup çişimizi beraberimizde taşımaya devam etmeye karar verdik. aynı zamanda "holy smell" diyebileceğimiz bir koku da mevcuttu içerde tabi.

yolculuğumuz sibiu'ya doğru devam ederken ben de yanımdaki aynı zamanda oda arkadaşım olan kızın horlamasına sinir olmaya ve içime içime ağlamaya devam ettim ve en büyük korkularımdan birinin de horlamak olduğuna karar verdim. sibiu eski mimari yapının çok fazla bozulmadığı, sevimli bir yer. meydanı bana nedense adaları hatırlattı. burda aslında müze gezecektik lakin on dokuzuncu yüzyıl resimlerini gezdikten sonra geç kaldınız diyerek bizi müzeden kovdular. biz de şehri gezeceğimize "çok sıcak alaam" diyerek bi yere oturduk. oturduğumuz yerin hemen yanında ikinci el dükkanı vardı ve inanılmaz heyecanlanmıştım lakin kapalı olduğunu fark ettik. avrupalılar ve harika mesai saatleri diye azıcık üzüldükten sonra "türkiye'den geldim ve dükkanınız kapalıydı, kalbim kırıldı" diye bi not bıraktım kapının altına.

gece kalacağımız yere vardığımızda hiçbirimiz odaların 4-6-8 kişilik olduğunu bilmiyordu tabi. önce bir "NASIL" dediysem de kaderime boyun eğdim, nasılsa bir geceydi ve muhtemelen nasıl uyuduğumu hatırlamayacaktım bile çünkü gece "national drink party" vardı ve biiir sürü içki olacaktı. uzun zaman sonra voleybol oynadığım ve yine bol bol sineklere yem olduğum bi gece geçirdiysem de kafaları falan bulmadım, sadece çakırkeyif oldum, lakin o birayı dökmeseydim ilerleme kaydedeceğime inanıyordum. ama sanırım bi süre daha içkiyle aram olmadığı gerçeğini kabullenerek yaşamaya devam edeceğim. neyse ki muhabbet arasında tek olmadığımı anladığım insanlarla konuştum da hüznüm biraz azaldı. yine de yorgunluktan nasıl uyuduğumu hatırlamayarak yatağa yattım ve zaten yine sabaha kadar muhabbet edip odaya gittiğimden yirmi kişi de kalıyor olsak fark etmeyecekti.

gelelim asıl işkence gününe. pazar günü yine sekizde yola çıkmak üzere sürüne sürüne uyandık ve sighisoara'ya doğru yola çıktık. yolda iki uyuyup beş uyanarak, yanımdaki horlama sesini dinleyerek acı çekerken otobüs yolculuklarında uyumama kararımın ne kadar mantıklı bir karar olduğunu yeniden kendime kanıtlama fırsatı buldum. bükreş'e doğru yola çıktığımızda ise saatlerdir çekmekte olduğumuz eziyetin aslında hiçbir şey olduğunu fark ettik; çünkü şehirlerarası yollar romanya'nın bir tayyib'i olmadığı için duble yol değildi, tek şeritliydi ve pazar günü olduğundan deli bir trafik vardı. uyuyup uyanıp sadece on kilometre gitmiş olduğumuzu fark etmenin hissiyatını, otobüsteki sıkışmışlık ve yapış yapışlık duygusunu istesem de anlatamam. diyeceğim tek şey şudur ki öldürseler otobüsle gitmem oralara bi daha. gece saat on gibi yurtlara döndüğümüzde ve kendimi duşun altına attığımda üzerimden bir ton kalkmış gibi hissettim üstelik bir haftanın sonuna geldiğimizden ertesi gün istediğim kadar uyumak da cabasıydı.

pazartesi günü bi takım alışverişler yapmak için tekrar şehir merkezine indik C ile ve iki liraya gayet doyurucu şinitzel sandviç alabileceğim bi yere götürdü beni. yanisi romanya'da bazı şeyler anlamsız pahalıyken (örneğin flormar ojenin 3,5 lira olması gibi) bazı şeyler anlamsız ucuz. sonra saat altı buçukta duty free'den alışveriş yapmak ve bi an önce artık kendi kendimle başbaşa kalmak istediğimden havaalanına doğru yola çıktım. istanbul'a gidişte yine şansım yaver gitti ve cam kenarı boş kaldığından ortada oturmak zorunda kalmadım. üstelik bu sefer sadece bir asyalı vardı. gerçi arkamdaki arap olduklarını tahmin ettiğim üç adamın konuşmaları da asyalıları aratmadı değil ama olsundu. bu arada check-in yaparken tumblr'da görüp ağız suyu akıttığımız çocuklardan vardı bir adet ve "model değilsen kendine çok yazık ediyorsun güzel karşim" dedim, tabi içimden. aynı uçakla istanbul'a gidiyorduk ama maalesef koltuğu benden fersah fersah uzak idi. yoksa bekleme salonundaki bakışmaların devamını getirmemek yüce tanrı'mın sunduğu nimeti reddetmek olacaktı dfhglkjd. koltuğu çıkışa çok yakın olduğundan kendisini bi daha görmedim lakin fotoğraflarda gördüklerimin gerçek olduğuna artık inanabilirim............. 

istanbul'da tahmin ettiğim gibi iç hatları kendi kendime bulamadım, bulduktan sonra ise uçağı beklerken bir telefonda konuşma özürlü olarak hayatımda yaptığım en rahat ve keyifli telefon konuşmasını gerçekleştirmiş olabilirim, yaklaşık bi saat nasıl geçti anlamadım. ankara'ya iner inmez havanın soğukluğu karşısında saygı duruşunda bulundum ve ankara'nın sevdiğim yanları hanesine bi çizik ekledim. 

temmuz yangındır, gitmek güzel.

edit| daha da erasmus'a kadar bu kadar uzun yazı yazmam herhalde lan. neyse iyi oldu, unutmak istemiyordum, unutmamış olacağım. 

ankara'dan bildiriyorum #2

-kör olmamak için reader'dan okunacak yazı- 

romanya'da metronun bazı yerlerinde telefon çekiyor ve içinde dükkanların falan bulunduğu alt geçitlerde sigara içmek oldukça normal. geceleri banklarda evsizler uyuyor ve çöpleri karıştıran yaşlı kadınlar var. yürürken kafanıza sıklıkla klimaların binaların dışına takılan zerzavatlarından su damlaması olasıyken, su damlacığı püskürten şeylerden hemen her kafenin dış mekanında var ve hatta markanın biri outdoor advertising adına oturma yeri olmayan otobüs bekleme durağı gibi bi şey yapıp tepesine de bunlardan koymuş. içinden geçtiğinizde serinleme fırsatınız oluyor yani. çingeneleri fazla sevmiyorlar ve aslında bakarsanız çingene dedikleri insanların kızılay'da laf atıp görmemişler gibi bakan tiplerden azınlık olmaları dışında pek bir farkları yok. türkiye'de ise neredeyse genel geçer bir insan bu vasıflara sahip. bükreş'te çok fazla sivrisinek var. bacaklarımdaki ısırıkların yarısını orda diğer yarısını ve boynumdaki ve sırtımdaki ısırıkları da gittiğimiz dağ 'tesisinde' edindim. bir haftadır kaşınıyorum kısacası. edindiğim bilgilere göre kanımdaki şeker oranı nedeniyle bu gereksiz organizmaları çekiyormuşum. yıllardır bunu yaşamama rağmen sinek kovar alıp sürmemem ise katıksız bir üşengeç olmamdan kaynaklanıyor.

workshoplar bittikten sonra sıra gezilere geldi ve bükreş, curtea de arges, cozia, sibiu - sibiu, sighisoara, bükreş olmak üzere bi gece kalmalı iki günlük bi gezi yaptık. yine sürüne sürüne sekizde kalktığımız cumartesi günü otobüse bindik, bi saat otobüste yemeklerin gelmesini bekledik (daha doğrusu beklemişiz ben o sırada bilmem kaçıncı uykumdaydım) ve sonra istikamet curtea de arges olmak üzere yola çıktık. her ne kadar gezilecek görülecek yerler gibi dursalar da aslında curtea de arges ve cozia kiliseden ibaret idi ve C'nin dediğine göre kiliseyi gezerken müslüman olduğumu öğrenen başı örtülü teyzelerden birinin çığlık atması olasıydı çünkü "yes, we still have people like those" idi. öte yandan birilerinin sürekli yüzüme yüzüme müslüman olma kavramını söylemesini rahatsız edici bulduğumu söylemem lazım. ama olay benim müslüman onların hıristıyan olması ya da beni aşağılama amacında olmaları değil (ki en ufak bi şeylerini bile görmedim bu konuda), olay insanların dinleri fark etmeksizin belli kelimeler altına sokulmaları. kimliğimde öyle yazdığı için islam dinine mensub olmayı mantığa aykırı buluyorum şahsen. ya da belli doğrular edinip onlara göre yaşamanın illa ki bir din altına sokulmasını. neyse konuya dönersek,  kilisenin içinin süs püsü bir yana efsanesi de ayrı iyiydi.

bu efsaneye göre negru voda adındaki eski romanya  hükümdarı kendisi için bi kilise yaptırmak istiyor ve o sıralarda bayağı ünlü olan mimar manole'ye daha önce yapmış olduğu kiliselerden çok daha güzel bi kilise yapıp yapamayacağını soruyor. manole de yapabileceğini belirterek mutlu mesut teklifi kabul ediyor ve yanına dokuz adam alarak kiliseyi yapacağı güzel bi yer aramaya başlıyor. ama aradığı öyle sıradan bi yer değil, eski bi kilisenin kalıntılarının üzerine yapmak istiyor yenisini, çünkü orasının kutsanmış olduğuna inanılıyor. bir gün yolda bi çocuğa rastlıyorlar ve ona böyle bi yer bilip bilmediğini soruyorlar, çocuk da onlara sazlıkların arasında bi yer gösteriyor. manole ve adamları işe başlıyorlar lakin ne yaparlarsa yapsınlar inşaat geceleri yerle bir oluyor. negru vada da duruma oldukça sinirleniyor ve işçileri, onları yapıya gömeceğine dair tehdit ediyor. derken manole bir gece rüyasında yapının sağlam kalmasının tek yolunun kiliseye ziyarete gelen ilk kişiyi kurban vermek olduğunu söyleyen birini görüyor ve işçilere durumu anlatıyor; ancak işçilerin hepsi onlara yemek getiren karılarını uyarıyorlar ve manole'nin bundan haberi olmuyor. 

ertesi gün manole kurban edeceği kişiyi beklerken aniden kendi karısı ana'nın kiliseye doğru yaklaşmakta olduğunu görüyor ve tanrı'ya yalvararak fırtına yaratmasını, böylece kilise yapısının yerle bir olmasını ve ana'nın oraya gelememesini söylüyor. tanrı manole'yi duyuyor ve yağmur yağmaya başlıyor; ancak bu ana'yı durdurmaya yetmiyor. ana'nın çığlıklarına ve ağlamalarına karşın onu duvara gömüyorlar (?) ve kilise yapısı şekil almaya başlayarak muhteşem bir şeye dönüşmeye başlıyor. 

bir gün negru voda adamlarıyla birlikte kilisenin yapımını kontrole geliyor. o sırada çatısı yapılmakta olan kilisenin tamamlanmış bölümlerine herkes hayran kalıyor; ancak negru voda bununla tatmin olmayarak adamlara daha iyisini yapıp yapamayacaklarını soruyor. hiç kimsenin bu kiliseden daha güzelini yapamayacağı cevabını almasına karşın adamlarına çatıya çıkan merdivenleri kaldırmalarını, böylece içlerine manole'nin de dahil olduğu işçilerin çatıda mahsur kalarak en güzelini yapmaya mecbur kalacaklarını söylüyor. dokuz işçi çatıdaki tahtalardan kanat yapıp çatıdan atlıyorlar; ancak yere çakılarak ölüyorlar. en sona kalan manole ise tam atlayacakken ana'nın çığlıklarını duyuyor ve kilisenin içine düşerek ölüyor. efsaneye göre manole'nin düştüğü yerden ana'nın ve kendisinin tuzlu gözyaşları fışkırıyor ve buraya da bir çeşme yapılıyor.

artık nasıl uykusuz idiysem düz fotoğraf bile çekememişim, dolayısıyla wikipedia yardımıma koştu. fotoğraf için.      

edit| ahaha lan nasıl bir yalan salladığımı görmeniz için ibret olsun diye bu linki bırakıyorum buraya, az önce gördüm.

ankara'dan bildiriyorum #1

-kör olmamak için reader'dan okunacak yazı-

on iki saat uykuya rağmen hala acayip uykum var. bi hafta uykusuzluğu ne kadar uyku kurtarır hiç bilemiyorum. romanya'ya göre ankara'nın havası şu an o kadar güzel ki kelimelerle tarif edemiyorum. nem neymiş, kuru havanın gözünü, ankara'nın gece serinliğini seveyim. 

pazartesi gecesi bavuluma kavuştuktan sonra gerisini çok fazla hatırlamıyorum desem yeridir, zira devamlı olarak aklımda yorgun olmak, çok yorgun olmak, sıcak olması, çok sıcak olması'ndan başka bir şey dolanmıyordu. ah bi de duş almak tabi. zaten hava çok sıcak olduğundan planlar değişmek zorunda kaldı, büyüklüğüyle övünülen parlamento binasını da içinde bi takım görüşmeler olduğundan gezip göremedik. workshop'lar düşündüğümden çok daha az akademik boyutluydu aslında, derslerde yapılan klasik sunumlardan çok da farkı yoktu, öte yandan ben de ne beklemem gerektiğini bilmiyordum zaten. yani normali bu bile olabilir.  

sabah kahvaltıları tahmin edildiği üzere bizim kahvaltı kavramımızdan fersah fersah uzaktı ve zaten sabaha karşı uyuduğumuzdan yedi buçukta olan kahvaltıya kalkmak yerine ikinci günden itibaren uyumayı tercih ettik ya da en azından ben ettim. toplamda, üç kişi birbirimizi tanıyor olmak üzere dört türk'tük. avrupa'nın hemen her yerinden insan vardı sanıyorum ki. öğle ve akşam yemeklerini üniversitenin yemekhanesinde yedik ve menü çok da fazla değişiklik göstermedi. dört çeşit yemek (ızgara domuz eti yanında püre veya patates kızartması, balık kroket, kremalı tavuk ve ciorba de bi şey. evet çorba aynen bizdeki gibi bi söylenişe sahip ve bazı kelimeler ortak. hatta ciorba de burta bildiğimiz işkembe çorbası oluyor.) ve gün aşırı değişen üç çeşit tatlı (ekler, ekler benzeri kremalı bir şey, rulo pasta). unutmadan, tabi ki lahana salatası. adamlarda lahanadan bol bir şey yok çünkü. bu şekilde sayınca kulağa hoş geliyor olabilir tabi ama sürekli orda yediğinizi düşünmek istemezsiniz ve tatlıların tadı kremada kullandıkları malzemeden dolayı mıdır nedir artık çok da güzel değildi. ankara'da hiç devlet üniversitesinin yemekhanesinde yemediğim için karşılaştırma yapamıyorum ama verdiğimiz parayı düşünürsek idare eder yemeklerle karşılaştık diyebilirim. bu arada ekşiyle tatlıyı karıştırmak gibi bir huyları var yemeklerde ve bana pek de güzel gelmedi açıkçası. örneğin fırında makarna yapıp hem şeker hem limon koyuyorlardı, ana yemek sanıp aldığım şey tatlıya karışık abuk bir yemek çıkıyordu.  

ilk iki gün her yere yürüyerek gittik lakin sıcaktan ötürü insanlar isyan edince otobüse geçiş yaptık. ama ülkenin toplam nüfusu sırf istanbul'da yaşayan nüfustan az buçuk fazla olduğu için genelde yarım saate yakın otobüs beklemek gerektiğinden çoğunlukla -tabi ki gölgeden- yürümeyi tercih eden bi kaç kişi olarak onlardan on dakika sonra varıyorduk yurda. otobüslerde klima kavramı yok ve bildiğimiz pop müzik çalıyor. hepsi kartlı ve bizdeki gibi bir saat içinde tekrar kullanırken veya metroya binerken ücretsiz binmek diye bir şey yok. her defasında kartı okutmak gerekiyor. havaalanına gidişte ise üç katı para ödüyorsunuz ve yolda görevliler otobüs içinde dolanarak kartı kontrol ediyorlar. hatta giderken adamın biri bi kez okuttuğu için 50 lei ceza ödedi. yorgundum basmayı unutmuşum gibi numaraları yemiyorlar ama onun dışında şehir içi hatlarda çok da sıkı bi kontrol olduğu söylenemez. tabi ki de bir türk kafasıyla "bedavaya binersin ki lan" diye aklımdan geçirmedim değil. hatta bir ara kartları delerek ücret aldıklarını belirledikleri dönem romanya'daki öğrenciler de bazı cinlikler yapıyorlarmış. bu arada yanlış anlamadıysam öğrencilere kan vermeleri durumunda ücretlerde tekrar indirim sağlanıyor. insanları yöneltmek adına güzel bi uygulama olduğunu düşündüm. 

yurtlarda perde ve halı yok. kaldığımız oda giriş katındaydı, perdemiz yoktu ve oda arka bahçeye, yan yana üç bar-kafe tarzı yere bakıyordu artık ne kadar ne gösterdik bilemiyorum. tuvaletlerde taharet musluğu yoktu ve yo dostum yo, bu önemli bir detay. plastiği yurtdışından ithal ettikleri için su oldukça pahalı. yurdun hemen yakınında carrefour vardı, ordan aldığım dokuzlu içme suyu 1 küsur lei iken büfeden 3 lei'ye alıyordum ki o da 1,5 lira demek oluyor. gerçi genel olarak bize içme suyu sağlıyorlardı ve terleme öyle bir boyuttaydı ki litrelerce su içmemize rağmen günde bir kez falan tuvalete gidiyorduk. (evet, tuvalete gidilebilen yerler kısıtlı olduğundan milletin çişinden haberim var. ya yurtta gidiyorduk ya da gittiğimiz barlarda.)

şehrin her ne kadar bana göre her yanı gezilip görülecek gibi geldiyse de tabi ki de orda yaşayan insanlar için belli yerleri önemliydi ve yaptığımız turda çok da fazla şey gördüğümüzü söyleyemeyeceğim. zaten yazılışı okunuşu ayrı dünyalar olduğundan yerler aklımda sadece görsel olarak var, adları hakkında çok bir şey bilmiyorum. aynı şey önemli devlet adamları ve efsaneleri için de geçerli. ama romanyalı'ların az biraz kafadan çatlak olduklarını gösteren şeyler öğrenmedim değil. örneğin son krallarının görüşmeye geç gelen birine hediye olarak saat göndermesi ve görüşmenin yapıldığı yerdeki sandalyenin rahatsız olmasının kısaca "kısa kes" demek anlamına gelmesi gibi. ayrıca yurda giden yolda ikiye ayrılmış bir yapı var çünkü binanın iki sahibi anlaşmazlık yaşamışlar ve binayı ikiye bölmüşler. makine o sırada yanımda olmadığından fotoğrafına sahip değilim lakin genelde birlikte geziyor olduğum çocuk mimarlık ve tarih okuduğundan bana ilginç şeyler anlatıyordu böyle arada. bu arada devlet ikinci üniversiteyi okuyanlara destek vermiyor, miktar fazla olmasa da kendileri karşılamak zorunda kalıyorlar. lise bitirme sınavı bizde özel bi programda okuma gerekliliği isteyen ib sınavları, yani benim lise dörtte bi yandan öss'ye bi yandan mayıs finallerine çalışmamı gerektiren sınavlar. üniversiteye girmek için ayrıca bi sınava girme olayını zaten ilk seferinde algılayamadı yanımdaki çocuk. (yanımdaki çocuk da neyse, kısaca C diyelim.......) 

gece eğlencelerine gelirsek genel anlamıyla eğlenirken bizim kadar sağlarını sollarını düşünmüyorlar. poz kesmek amacında değiller ve erkekler gayet iyi dans ediyorlar. hatta ikinci gece gittiğimiz el comandante'de dansı başlatanlar onlar oldu. türkiye'de erkeklerin salınmasına alışkın olan bünyemin buna şaşırdığını belirtmem lazım. barda öylesine birine bana bi içki tavsiye etmesini söyledim menüyü algılayamadığımdan, tavsiye ettikten sonra bana tekila shot ısmarladı ve ısrarcı olmadı üzerine ki takdir ettiğim bi başka davranış oldu. çalınan şarkılar ıptıs çıktıs gitmiyor ya da en azından gittiğimiz yerlerde öyle değildi lakin pop müziklerin yanı sıra bir reggea kafası hakim. (sanıyorum ki komünizm etkisi) içkiler oldukça ucuz örneğin 10 tekila shot 50 lei idi. ama tabi gidilen yere göre de değişiyor. öte yandan bize normal gelen fiyatlar, mesela tunalı'daki içki fiyatları, onlara oldukça pahalı geldi ve bi bira fiyatına üç bira alabileceğini söyledi C gittiğimiz karaoke barda. karaoke barlardayken fark ettiğim bi şey de amerika kültürüyle yaşıyor olduğum gerçeği oldu bu arada; çünkü söyledikleri çoğu ingilizce şarkıya "bu ney ya" tepkisi verdim. gece kulüpleri de sıcaktan paylarını alıyorlardı tabi iki şarkıda dans ettikten sonra kırk derecede yanıyor hissi sarıyordu her yanımı zaten tüm geceyi içerde popo sallayarak geçirmek yerine C'yle birlikte turlayıp muhabbeti etmeyi tercih ettim. gece üçte dörtte şehir merkezinden yürüyerek yurda dönmek hayatımın en güzel anlarından biri oldu hatta. arada çıkıp eğlenmek dışında parti görl olmadığımı kendime bi kez daha kanıtlama fırsatı buldum kısacası romanya gecelerinde. onun yerine geceleri yolda  bi yerlerde oturup muhabbet etmek bana çok daha fazla keyif veriyor.

romanya'dan bildiriyorum.

-kör olmamak için reader'dan okunacak yazı-


HAVA İNANILMAZ SICAK. diyarbakır'da asfalta yumurta kırdıkları bi haber vermişlerdi bi kaç yıl önce, yumurtanın iki saniye pişmesine "aaa"layıp "oouu"layan adamlar falan vardı etrafta. farkı yok. insanlar güneşe alışkın, şapka takmıyorlar. 24 saati bayağı bayağı geçmiş bir süredir ayaktayım ve yalnızca bi saat uyudum. 

romanya'ya gidiş maceramda olaylar boka sarmakta ısrar etti yine. sabiha gökçen'den havalanırken her şey iyiydi güzeldi hatta üç kişilik sırada tek oturdum, sabaha doğru istanbul'a yukardan bakmak fena değildi hani. sonra pasaport kontrolünde görevli yabancı olduğuma yürekten inanarak öttüğüm için "shoes" dedi, ayakkabıları çıkardım sonra da uslanmayarak tenks dedi. şöyle bi dolandıktan sonra o kadar kalabalığın bana göre olmadığına karar verip emperyalizmin kollarında starbucks'a sığındım........ kahvemi yudumlar iken fotograf çektim havaalanı içinde lakin yükleyemiyorum. starbucks'taki görevli de gudmorninini eksik etmedi. sonra gidip suratsız suratsız bi çaklıt moka dediğimde hayalleri yıkılmış olabilir. bu sırada çevremde yavaştan gelişen asyalı tehdidini de gözardı etmiyordum tabi ki dostlar.

neyse efendim bindik bükreş uçağına, yerime geçeceğim adamın biri koridorda durmuş simsce konuşuyor sonra hostes hanımlar buyurdular ki adam çekik gözlü evlatlarının yöresinde oturmak istiyormuş, yer değiştirir miymişim. e dedim ortada oturmaktan iyidir değiştireyim. gittiğim sırada iki tane asyalı oturmuş çekirdek çitliyorlardı ve sevgili gönül dostları size yemin ederim varoşluk dediğinizin allahı asyalılar'da mevcut. türkiye sınırları içinde ağzımın açık kaldığı gerzekliklere fazlasıyla sahipler. elleri dursa ayakları, ayakları dursa çeneleri, çeneleri dursa çekirdekleri durmuyor. evet ağızlarının ortasına koymak istedim. ki bavulum ortalıklarda görünmediğinde ve beni karşılayacak olan insanları da bekletmiş olmanın vermiş olduğu sinir harbiyle o bantın üzerinde bavulların kaydığı zerzevatın adı neyse orda bavullar takılıp da bunlar da salak salak güldüklerinde gidip bavulu tüm hışmımla düzeltmem üzerine ürkmelerinin ardında tamamen bu yatıyor. asyalı sevmiyordum, gördüm, inceledim, tecrübe ettim şimdi daha bir sevmiyorum.

yarım saat bekledikten sonra dedim ki anlaşıldı bagaj gelmeyecek. adama dedim ki böye böyle, ne iş. bana havayolunu sordu. törkiş der demez ah yu hev tu go der deyişindeki manadan anladım ki ilk değilim ve son olmayacağım. tüm kablolar da bavulda olduğundan çektiğim üç fotoğraf vardı onları da yükleyemiyorum şu an. bi şeyler imzalayıp çıktıktan sonra elinde bi a4'le beni bekleyen güzel insana yaklaştım ve önünde bi süre telefonla konuştum sonra kafamı kaldırıp hay dediğimde bi an bi türk'ü beklediğine ve o türk'ün ben olduğuna inanmak istemediğine dair bi bakış attı. sonra konuşmaya başladık, (türk'e benzemiyorsun'u ilk ondan duydum ve erkek bireylerden aynı lafı duymaya devam ediyorum.) oldukça sevimli bir insan ve ineceğimiz yeri karıştırarak bana nerdeyse şehir turu attırdı ama uykusuzluktan ve netice itibariyle romanya'da olmaktan duyduğum mutluluktan ötürü o kadar rahattım ki sorun etmedim ve uykusuzluktan algı sorunu yaşadığımdan dediği çoğu şeye idiotça güldüm. sonra zaten aym e totıl idiyot dediğimde kahkaha atarak bu tespitimi doğruladı. romanya'da metrolar çok değişik, eski olanların dışları tamamen graffitilerle kaplı çünkü görevli falan yokmuş başlarında bi zamanlar ve umuma açık graffiti alanlarıymışlar. 

bu arada GÜNAHLARA ADIM ATTIM. domuz etini denedim hayatımda ilk defa ve fena sayılmazdı. bi başka detay da romanya'nın kağıt paralarının plastik olması. düşününce oldukça zekice buldum, az yıpranma uzun ömür. bu arada köpekler peşimizi bırakmıyor sayın izleyen. hakikaten de ortalıkda köpekler geziyor  ve götüm götüm olsam da insanlar normal davranmaya devam ettiklerinden havladıklarında kuul bir hava takınıp şöyle bi bakıp, kafayı eğip götüm götüm olmaya devam ediyorum. bi saat içinde umarım bagajıma kavuşacağım bu arada.

insanlar güzel, muhabbet güzel, romanya güzel ve tamamen bir yabancı olmanın ay dont andırstand yu diye yırtma avantajının yanı sıra ortalık yerde bi bankta oturup -vayırlıs sebebiyle- şu anda laptoptan bunu yazabilecek kadar getirdiği bi güven var. tam karşımda pub varken hem de. hdhglkjjhs gariplikleeer gariplikler. ha bu arada ankara'da giydiğinizde garip karşılanacak şeyleri burda herkes giyiyor olduğundan, insan giydiğinden hiç çekinmiyor, oysa aralarında sadece yuvarlak hesap iki saat mesafe var uçakla.
sevgili blög. ankara şu an serin. ben yorgunum. heyecanlıyım. biraz yalnızım ve bu yalnızlığımı sabaha karşı havaalanında dolanırken pekiştirip, kutlayacağım. garip bi şekilde hep istediğim şey aniden ayağıma geldi. 

tekbaşıma, gidiyorum. 

düşündüm, eskiden olsa en azından bi şekilde beni mutlu eden, heyecanlandıran biri olurdu hayatımda. yakınımda olmasa da hayatımda. şimdi yok ve bu, değişik bi his. kötü değil, güzel değil. bilmiyorum, farklı. insanın kendinde büyüdüğüne dair işaretler bulması sadece yanılgıdan mı ibaret emin olamıyorum; ama söylemek gerekirse biraz büyüdüğüme inanıyorum. hala bi çok konuda kafam karışık, hala içimde panik içinde ekinler sağa sola koşturuyor, hala küçücük bilgilere çok heyecanlanıyorum ama istemediğimi bildiğim şeylere bi yenisini eklemek beni ne istediğim sorusuna cevap bulmada bi adım ileri götürür gibi geliyor. bilmiyorum, belki de yanılıyorumdur. 

yine birini sevmeyi, dokunup öpmenin bana yetmediği zamanları yaşamak istiyorum. sonbahar gelsin, kafam eğik, yanımdaki adamı dinlerken yaprakların üstüne basayım istiyorum. yağmur yağsın ve insanlar koşuştururken yine biriyle şemsiyemi paylaşayım istiyorum.

temmuz yangındır, gitmek güzel. 
şimdi size bir salaklık hikayesi anlatacağım. her şeyin detayına, içeriğine, açıklamasına hiçbir şey olmasa bile bir göz gezdiren ben, romanya'da yapacağım sunumun medya ve sosyal medyayla ilgili olacağı kısmını duyar duymaz artık nasıl bir "yurtdışına gidiyorum ulan hem de sevdiğim bi konuda sunum yapıjam" hezeyanına kapıldıysam, kendi kafamda hemen bir sunum planı oluşturup araştırmaya giriştim.

yaklaşık bir haftalık 7953845 siteye girip çıkma sonucu, medya ve sosyal medyayı en sevdiğim konu olan reklamlara bağlayıp "al sana güç" diye bir sonucuna varmayı uygun buldum. dahası ne güzel oldu ne hoş oldu, insanlar eğlenecek diye kendi kendime gururlandım, heyecan yaptım. bu sırada sunumun abstract'ını ilgili hatun kişiye yolladım, "heyecanla gelmenizi bekliyoruz (:::::::" diye cevapladı mail'i.

son üç gündür saatlerdir sunumla uğraşıyordum bilgisayarda, sonra aniden dedim ki şu yazıları mazıları bi gözden geçireyim belki gözden kaçırdığım bi şey vardır. siteyi açtım. kendi konu başlığıma geldim derken ne göreyim, SUNUM MEDYA SOSYAL MEDYA VE POLİTİKAYLA İLGİLİ OLACAKMIŞ AMK. harcadığım zamanın bolluğu lök diye içime oturdu böyle. hayır kız da hiç demiyor ki "nerde politiks? ben göremedim?"

neyse ki hala reklamlarla bağlayabilirim konuyu ama sunumun bi yerlerini değiştirmem, sıralanışı baştan yapmam ve iki örnek daha bulmam gerekiyor. üstelik bunların hepsinin en geç yarın akşamüstüne kadar bitmiş olması gerekiyor ki kendi kendime sunum yapayım, zamanı ayarlayayım. 

yuh diyorum kendime, yuh ulan.

sanki hayatımda her şeyle uğraşabilirmişim de, o şeyin içine müzik giremezmiş gibi geldi hep. sanki bu kadar güzel yapamazmışım gibi. ben de dinleyici olayım dedim.
şu an zaten yüksek ihtimalle hiçbir yere gidemiyor olmamıza yeterince kafam atıkken sokakta umuma açık türkü yayını yapan yaşlı adamın radyosunu bazukayla falan vurasım var. çankaya'da yaşıyoruz lan bi de. nasıl bi kıroluk dönüyor semtte belli değil. türkü açanından, sokakta halı, araba yıkayanına, sarhoş olarak gelip bağır çağır kavga edenine, otoparkta düğün yapanına kadar. gecekonduculuk kafanıza sokayım be.   
duyguları belli etme hadisesi tam olarak nerden sonra olayları boka sardırıyor bilemiyorum. bazı anları öğrendim, bazı anlarda duyguları belli etmemek gerektiğini; ama geri kalan yerlerde ya kendimi tutup hissettiğimin aksine davranıyorum ya uzak kalıyorum karşımdakine ya da freni boşalmış kamyon gibi, kendimi durduramıyorum. lakin genelde bu kendimi tutamadığım durumlarda aşırı hissettiğimden önce bi bloke olma anı yaşıyorum. bi süre ne desem ne yapsam bilemiyorum. yazıp siliyorum, ağzımı açıp kapıyorum ve genel olarak mal mal bakıyorum. sonrasında, hani eğer olur da o yığın gibi birbirine dolanan kelimeleri ayrıştırabilirsem, uçlarından tutup düzgün bi şekile sıralayabilirsem cümle kurabiliyor oluyorum. 

bu mavi ekran verme süresi yüzünden bazen kendimi korkaklıkla, salaklıkla, üzerime bol gelen olgunluk  taslamakla suçladığım oldu hatta hala oluyor; ama bi arkadaşıma göre ben ağzımdan çıkan kelimelerin kırıcı olmaması için çaba sarf ediyorum. kızgın, üzgün olduğumda veya kavga ederken kalakalmamın kendimi rahatlatıcı açıklaması bu olabilir belki, işin öteki yanındaysa, mutlu olduğumda, çok sevdiğimde, heyecanlandığımda, endişelendiğimde hissettiklerimi söylediğimde karşımdakinin gidebileceğini düşünmem yatıyor. 

hissettiklerimi söyleyemediğimde ya da herhangi bi yolla ifade edemediğimde öleceğim sanıyorum. içimde, kafamda, karnımda, ellerimde, ayaklarımda sürekli bi şey dolanıyor oluyor. nefesim düzensizleşiyor, düşünme yetimi kaybediyor gibi oluyorum. iyi şeyler kötüye dönmeye başlıyor yavaş yavaş. hele ki hislerime sebep veren insan veya 'olay' benden uzaktaysa acı çekiyor oluyorum bir yerden sonra. kendimi sakinleştirmediğim her anın işkence olmaya başlaması yetmiyormuş gibi çevremdekiler de durumun farkına varmaya başlıyor bu kez. eh, sonrası beceriksiz geçiştirmeler.   

cümle kurmaya başlayıp, bunu karşımdakine aktarabilecek hale geldiğimdeyse söyleyeceklerimin karşımdakine fazla gelmesinden korkuyor oluyorum. sanırım bir insanı en çok bakarak sevebiliyorum. dokunmak, tatmak, koklamak değil, karşımdaki insanın detaylarını incelerken seviyorum onu. sözcükler basit gelmeye başlıyor, basitliklerinden ya da aşırılıklarından korkuyorum, karşımdakinin gideceğinden korkuyorum. tıpkı bi erkeğin önünde ağlamaktan korktuğum gibi. içimi o kadar net görürse korkup kaçacağından korkuyorum.

yine de hepsine rağmen hiç görmediğim bi adam için endişelenip, onun için endişelendiğimi şakaya vuruyorum. sonra gün geliyor blog, şaka bana öyle bir vuruyor ki hissedip söyleyemediğim her şeyin içinde boğuluyor oluyorum.

ımmm deniz, kum, güneş..

yine ölüm gibi sıkıcı geçen bi yaz tatiliyle daha karşı karşıyayız sayın okur. film izleyip, internette her gün "aaa" "ooo" dediğim şeyler öğrensem de Bİ YERE KADAR LAN. güya çalışacaktım ama temmuz'da romanya'ya gideceğimden yalan olacaktı dedim dönünce bakarım. sonra annem ben dönünce sülalecek bi yerde buluşulmasına dair tatil planından bahsetti dolayısıyla temmuz ayına da böylece güle güle demiş oldum. şimdi ağustos'ta başlasam en az iki ay çalışmam gerekecek o da okulun açılmasıyla çakışacak muhtemelen. dolayısıyla şöyle bir soruyla karşı karşıyayız:

ağustos'ta ne yapacağım? 

bu soru bi yerde sallana dursun bu aralar en büyük hobim on iki ila on dört saat arası uyuyup üstüne kalkıp durmaksızın yemek yemek. anneme göre durum günleri tersine çevirmemle alakalı bana göreyse -hazırsak cümle geliyor- ruhsal açlığımı doyurmakla ilgili çektiğim sıkıntı sevgili blog dostu... netice itibariyle öyle ya da böyle kıçımı kaldırıp hareket etmezsem yaz sonuna panda falan olacağım sanırım.

keşke param falan olsa da ülke ülke gezeceğim bi tatile çıksam.

kendime sayıkladım

bazen her şeyin hareket etmesi gerekiyormuş da hepsi oldukları yerde duruyorlarmış gibi geliyor. kurtarılmayı beklemiyorsun ve kurtarmak için fazlasıyla yorgunsun. asılı kalmışlık bazen fazla hafif. sivrisinek ısırıkları bile gün aşırı kaşınıyor ve her şeyin bir açıklaması olması gerekir mi diye sorduğumda cevap vermiyorsun. sessizliği hiç sevmiyorsun ve ölümden ödün koparken yaşamaktan emin değilsin. yine de yaşama dair hemen her şey seni heyecanlandırıyor. bir insanın sesini duymak istemekten daha yalın ne olabilir. ve bir kavganın tam ortasında tüm olasılıklar çok ağır. gecenin üç buçuğunda uzun zaman sonra eve dönüp çıt çıkarmadan yanına uzanmayı istediğin adam kim ve ne yapıyor, hiçbir fikrin yok.
ŞU AN NASI MUTLUYUM ANLATAMAM LAN. hayatımın en güzel günlerinden biriydi. uyumak için can atıyorum lakin bunu yazmam lazım. unutmamam lazım. beşiktaş iskelesi'nde bırakıldıktan sonra bir süre arnavutköy'e nasıl gideceğimiz konusunda araştırma yapsak da iki akbilsiz turist olarak sonuçta yine taksiye kaldık. indiğimiz yerdeeen sahil boyunca yardırdıktan sonra "oha oğlum tuvaletleri çok güzel lan" temalı bir yerde midelerimizi mutlu edip, geldiğimiz yönden geri yardırarak şimdiye kadar yediğim en güzel dondurmayı falan aldığımız bi yere uğrayıp dondurmaları yalayıp yuttuk ve denize karşı "hayat bu" sigarası yaktık. ikimiz de istanbul cahili olduğumuzdan birileriyle birlikte arena'ya gitmeyi kararlaştırdık. buluşma yeri olan kanyon'a giderken yine taksiye binmek zorunda kaldık ve taksici bayağı kafa adam çıktı. en son kanyon'da inerken arabada coldplay çalıyordu. buluşacağımız insanlar gecikecek gibi olunca bu kez de arena'ya kendi başımıza gitmeye karar verdik ve metroda "biissaaaniye hangisinden jeton alınıyor?" adlı ufak çaplı maceramızı da atlattıktan sonra kel kafalı ve pembe pantolonlu bi adama yaklaşıp "pardon biz arena'ya gidecektik" konuşması çektik ve adamın da yiğeniyle birlikte oraya gitmekte olduğunu öğrendik. tabi yiğen biz yirmilerinde beklerken otuzlarında bi adam çıkınca "yiğen? yiğen! yiğen." olmadık değil. lakin sağolsunlar sayelerinde arena'ya vardık. derken derken içeri girdik ve üç üç buçuk saatlik çile de böylece başlamış oldu. bekledik. bekledik. sonra yine bekledik. DERKEN. oldu mu saat on çeyrek e sonrası madonna'ydı lan. like a virgin'i çok değişik söyledi yalnız, o kadar harikaydı ki lan dedim, keşke aşık olduğum biri olsaydı da arayıp dinletseydim. gerçekten istedim bunu. AMA NERDE. seyircinin otuz yaş ve hatta üzeri insanlar olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim, çoğu çokafedersiniz mal gibi dikildi. madonna konseri lan bu. neyin tribi. ayrıca ya çok az kişi söyledik şarkıları ya da geçici işitme kaybı sen nelere kadirsin. neyse efenim çıkışta bi süre tedirgin alınmayı bekledim ve sonrasında hayatımda ilk kez kokoreç yedim kadıköy rıhtımda. midye dolmaları da mideye indirdikten sonra hayat bana güzel, bana harika oldu. tanrı'nın kıyak geçtiği bi gün yaşamış oldum. şimdilik bu kadar daha yardırır mıyım bilinmez, mutlu mesut halimle özet budur.

sanırım deliriyorum.

anneannem bana ilk "erkekler"le ilgili öğüt verdiğinde altı yaşında falan yoktum herhalde. kanepede uzanmış, bacaklarımı havaya kaldırmış sallıyordum sonra yanıma gelip "biri sana bir şey yapacak olursa.." diye söze başlamıştı. tam olarak ne düşünmüştüm hatırlamıyorum, kafamı salladığım aklımda kalmış bir tek. 

hiçbir zaman fazla kalabalık yerleri, kişisel alanımın daraltıldığı yerleri seven bir insan olmadım, hala daha kıç kıça tepineceğim bir yerdense sessiz sakin sohbet edebileceğim bir yeri tercih ederim; ama tercihimin kişisel bir karar olmaktan fazlası da var.

lise birdeyken, hayatımın daha ikinci konserinde tacize uğradığımda yaşadığım korkuyu, şoku ve çaresizliği aradan dört yıl geçmiş olmasına rağmen hatırlıyorum. gözlerimin ne olduğunu fark edince nasıl büyüdüğünü. konser gecesi eve döndüğümde ve devam eden günlerde kafamda yaşadığım anneme söyleyip söylememe ikilemini. fazla seçeneğim yoktu ama: ya susacak geçmesini bekleyecektim ya da zaten paranoyak olan anneme anlatıp özgürlüklerimin daha da kısıtlanmasını seyredecektim. ilkini yapmayı tercih ettim.

on beş yaşında bunu yaşamış olmak bana paranoya dolu yaklaşık bir yıla ve bir metre yakınımda olan her erkeğe potansiyel tacizci gözüyle bakmama mal oldu. hatırlıyorum bir gün otobüste eve dönerken, otobüste iki kişinin birbirleriyle el hareketleri ve göz temasıyla konuşup beni gösterdiklerine karar vermiş, otobüs durağa gelir gelirmez koşarak eve gitme planı yapmış, elime anahtarı almış sıkıp duruyordum, karşımdaki kadın da ne olduğundan bihaber garip garip bana bakıyordu.

ortaokuldan itibaren "öyle mi çıkacaksın" "o biraz kısa olmamış mı" "saat kaç oldu"larla büyümüş bir 'kadın' olarak -çoğu hemcinsim gibi- , artık daha mantıklı düşünebildiğimi "yasaların" da kabul ettiği yaşı da geçmiş olmama rağmen "ama onlar da haklı, senin iyiliğini düşünüyorlar"ı anlamamakta ısrar edeceğim. normal olması gereken benim kısıtlamalarla büyütülmem ve bu kısıtlamalar içinde yaşamaya devam etmem değil, "devlet" dediğimiz artık ne işe yaradığını hiçbir şekilde aklımın almadığı, beynini bok bürümüş insanların oluşturduğu "şey"in yaşama hakkımı garantilemesi normal olan. 

normal olan benim tacize tecavüze uğramamayı öğrenmem değil, normal olan toplumun taciz tecavüz etmemeyi öğretmesi. normal olan cinselliğin normal olduğunun kabullenilmesi. normal olan penisin bir gurur kaynağı, vajinanın bir utanç kaynağı olarak algılanması değil. 

tecavüze uğramış kimseyi tanımıyorum; ama tacize uğramış bir birey olarak yaşadıklarım bile hayatıma bu kadar etki etmişken, tecavüze uğramış olmayı hayal bile edemiyorum. ortalıkta günlerdir dolanmakta olan belli bir zihniyetin ürünü olan zırvalar benim canımı en başta bir "kadın" olarak bu kadar sıkmışken şu anda bunu yaşamış olan kadınların neler hissettiğini tahmin bile edemiyorum. hele ki bu iğrençlikten meydana gelmiş bir çocuğu doğurmak zorunda kalmış olmayı, düşünmek bile istemiyorum.

on beş dakikada bir gündemi değişen bir ülkede yaşayan bir genç olarak zaten geleceğe dev umutlarla bakmıyordum, şimdi "namuslu" bir kadın olarak yaşayabilmemin yalandan bile bir garantisi kalmadı. 

hiç olmuş muydu orası tartışılır.

kendisine azıcık saygısı olan herhangi bir kadın da çıkıp hala bu zihniyeti yüceltecekse daha da bir şey demiyorum.        

he.

(bildiğimiz "he,oldu" anlamında.)

no you didn't

bazı insanları geride bi yerlerde, kapıların, duvarların ardında bırakabilmek, bıraktığımda nefes alışverişlerini duymamak için üzerimdeki yetmiş bin tonu önce bir kaldırıp kenara koymam gerekiyormuş gibi hissediyorum. sorumluluk sahibi olmayan insanların yüzüne yumruk atasım geliyor ve hevesim kırıldığında üzerimdeki yetmiş bin ton ikiye katlanıyor. 

ikisi ayrı şeyler.

yağmur yağarken pencereyi açık bıraktım ve sonuç romantizmin yanından geçmedi, çişim geldi. "modern" ilişki facebook'tan yürümesin, çünkü yeterince soyut her şey. karşı masada beni 'kesen' adam sorun değilken, bilmem neyimi beğenen adam olay yaratacaksa,

saçma salak kavgalar.
adına sevgi diyorsunuz sonra. aşk falan.

ağzım yamuk

video

ben bu video işini sevdim adlı şiyirim. o değil, ölüyorum ya.

diyend

video

meh meh. sesim harika.

yarın (bugün ya da) dizayn dersinin portfolyolarını teslim ediyoruz ve üniversitenin ilk yılı bayağı bildiğin bitmiş oluyor. bana gelirsek öksürmekten ölüyorum, yüzümdeki her bir organ sanki saatler geçtikçe milim milim aşağı kayıyor, parmağımı kestim ve projelerden birinin kenarında kalan fazlalıkları alırken kağıdın kenarı yırtıldı. YANİ OLDUKÇA HARİKAYIM. 

faranjit

adı faranjit gibi karizmatik olan bi şeyin bi hastalık hem de yutkunmayı ve uyumayı zorlaştıran ve hatta imkansızlaştıran bi hastalık adı olması üzücü değil mi. bugün sayesinde en sessiz günlerimden birini yaşadım. insanları dinledim ve bi şey söylediğimde beni duymadıkları için konuşmaya devam etmeleri üzerine susarken topladığım tüm enerjimle "ya bi şey diyorum" diye bağırdım(!). şimdi de susmaya devam ediyorum.  
ilk yılın sonunda burs almayı hedeflerken tek dersten kaldım galiba ya. yani bildiğin kaldım lan. çalışmama rağmen kalınca çok acayip oluyor. işin daha zavallı yanı acaba yıl sonu notum ne olacak diye lise dahil hiç hesaplama yapmadığımdan şu an notu net olarak hesaplayamıyor olmam. bilmiyorum zira. finalde de not vermeyeceğine o kadar eminim ki o kadının, hüzünleniyorum ya. 3,73 ortalamayla geldiğim yere bak lan.

majesty

insanların susuşlarının hiçbir şey ifade etmediği duygudan yoksun zaman dilimlerinde bile durgunluğun içerisinde bir yerlerde küçücük bir pürüzün huzuru bozduğunu biliyorum. ya öteki türlü? soruyla cevap arasındaki o kocaman boşlukta aklımı yitirebilirim. 

aklım demişken, alnıma umuma açık "lütfen özel hissettiriniz" yazdıracağım.

kaybedeceğin en uçarı şey duyguların olduğunda bir saniye duraklaman olası, ya sonra? öyle ya da böyle o adımı hep atıyor oluyorum. 

yine de, 
bana öyle güzel bakacaksan;
temmuzda romanya'ya gidiyorum. EHEEEY.

kavanozların dibi göründü.

hayatımda sadece bir kişinin ölümüne üzülmüştüm bugüne kadar, benim için dünyadaki en özel insandı çünkü. bugün artık biri daha var, hiç tanımadığım ama kamerasının ardından yarattığı naif dünyaya hayran kaldığım, içimde bi yere dokunmuş olan biri. insanın gözleri tanımadığı birinin ölümü üzerine dolabilirmiş, kalbinde bi yer gerçekten acıyabilirmiş. ankara'yı anlamlı kılan nadir insanlardandın seyfi teoman. içimde, aklımda yarattığın tertemiz dünyanın en güzel yerine yerleştirdim seni. umarım huzurlusundur. 

take it all.

aklıma kazınan çok fazla film repliğine sahip değilim, ama nine'daki şu sahne aklımdan gitmedi hiç. çoğunlukla önemli olan bunu hissettirmeyecek biri oluyor ve çoğunlukla bunu dibine kadar hissediyor oluyorum. teşekkürler lütfen.

bu arada "ğ" oluşumundan ne kadar ankara sakini haberdar bilmem ama, "bloğ" faaliyete geçti ve ben de ilk yazımı yazdım. 

gibime geliyorlar.

güneşli pazarlarda hiçbir şey yapasım gelmiyor. evin içinde, perdelerden sızmaya çalışan güneşin giderek kafamı ağırlaştırmasını bekliyorum yavaşça. pazarları ev çok kalabalık oluyor. kalabalığı kafam kaldırmıyor. bir eve dört kişi çok fazla. kafam. çok ağır. uzakların hesabını kimseden sormuyorum artık. alıştım ve öğrendim özlememesini. daha iyi ne olabilir. daha iyi ne. izlerin hiçbirini hatırlamıyorum. hiçbiri kalıcı değil. çirkinsin. çok fazla çirkin. siniz. sen ve sizler. 
bazen kalbim paramparça elime bırakılmış gibi hissediyorum. aynaya baktığımda gördüğüm yüz ben değil.. onu özlüyorum, onu o kadar özlüyorum ki evin içinde dolanırken kokusu burnuma çarpıyor. geceleri uyuyamı-

değil tabi. beş gündür evden çıkmadım. beş günün dördü hayatımın ilk işini yapmakla ya da daha dürüst olmak gerekirse bi noktadan sonra çuvallamakla geçti. evden çıkasım, yarın teslimini yapmam gereken projeyi çöpe atıp yeniden başlayasım hiç yok; çünkü ciddi anlamda bıktım. insanların yüzünü görmeden geçirdiğim her gün bana iyi geldi. şimdi tekrar aralarına karışmak zor ve yorucu geliyor. onun yerine çok uzun zamandır ertelediğim kitapları okumak, filmleri izlemek, üretmek istiyorum. bıraksalar böyle yaşayabilirim gibi bi süre, hiç zorlanmadan. öte yandan "üretmek" dediğimiz süreç içinde hissettiklerim kendimden şüphe duymama yol açıyor. bi yerden sonra istemiyorum, yeter diyorum, sevmeden yapıyorum. seçtiğim şey gerçekten bana uygun olan mı, yoksa kendimi mi kandırıyorum, başarılı olabilecek miyim geçekten, hiç bilmiyorum.

"mısırlarım kırıldı"

on yıl önce bu zamanlar hayattan nefret ettiğime dair buhranlı cümleler döşüyordum günlüğüme. on yıl sonra evde birkaç aylık bi bebek, iki yaşında bi bebek ve dokuz yaşında bi kız çocuk varken ilk defa gerçekten "evin büyüğü" sıfatının içine dahil olduğumu fark ettim. zamanın hızlı geçiyor olması klişeden öteye geçince bazen korkutucu oluyor. sanki yaşamak istediklerimi o arada kaçırıyormuşum gibi hissediyorum. canım istediğinde gidebilmem için üç yıla daha ihtiyacımın olması sinirimi bozuyor.
ben stresli olduğumda deli gibi kaşınıp kabarıyorum ve bu, hiç hoş değil. ve çenem. ve boynum. kızarık ve kabarık. hoş değil.
bugün ölüyor muyduk tozdan topraktan?
bir insana inanıp güvenme isteğimin içimde debelenerek ölüm kalım savaşı verdiğine dair düşüncelerim giderek pekişiyor.
sonra rüzgar esti. aldırmadım ben. gözlerimi kapatacak kadar saçım bile yok nasılsa. dedim yürü, bu iş böyle olmaz.

insanlar kötü
kötü
ü

ü

dedim. ağladım sonra. uyumazsam ağlarım, bırak uyuyayım diyemedim, sordukça ağladım. burnum çok aktı. mutfağa gizlice sızıp peçetelerden çaldım; çünkü biri ışığı açsa, duramazdım.

bir kelime seçersin, yanına bir iki bir şey eklersin, vursan o kadar acıtmaz, açtığın yarayı dikemezsin.

sonra nasıl durgun. nasıl yatışmış her şey ve o baş ağrısı geçtiğinde nasıl hafif dünya. insanlar nasıl yoklar senin için. nasıl hiç var olmamışlar.

birini, dedim gerçekten eklersem kendime bir gün, belki o zaman. bakışının ardında kaç sen var, bilemem ki.

"Kırılıverir bazen kalbim. Dokunamam bile karşımdakine. Bunca derinden hissedişim, bunca abartışım hayatta “duygu” dediğim ve benim inandığım tek gerçeği, normal mi şimdi? Görmezden gelsen, alttan alsan herkesi. Görmesen, gördüğüne inanmasan, kurmasan kafanda girizgahtan sonra gelebilecek çözülmeyi ve ihtimallerin olmasa hayatta yani geldiği gibi alsan hayatı..niye bu kadar karışık olasın zaten bunca karışıkken hayat? Yalnızlığa mahkumsundur zira duramaz kimse böylesi sorgular gözlerle yanında. Gözlerin açılmak için değil akşam oldu mu kapanmak, uykuya dalmak için değil mi?"
"işte önemli iki takımın maçı var. real madrid, liverpool gibi böyle bayağı büyük iki takımın ama on dört şubata denk geliyor. işte bütün kadınlar sinemaya gidelim, sinemaya gidelim, diye ısrar ediyorlar. sinema salonunda erkekler tabi bi saate bi ekrana bakıyor, gerginler falan derken ışıklar kararıyor ve ekranda maç canlı olarak yayınlanmaya başlıyor. adamların suratını görmeniz lazım tabi. çocuklar gibi mutlular."
'ama işte şimdi elimi dışarı uzattığımda
yağmurun yağıp yağmayacağını kavramak dışında
sana dair hiçbir şey bulamıyor olmam'

http://fizy.com/#s/1air0p

bazı şarkıları dönüp dönüp. yıllar boyu.
şunu düşündüm, öss dönemi kurulan arkadaşlıklar çok farklı kafaların arkadaşlıkları. geçici oluşlarından ya da yüzeysel oluşlarından falan dem vurmuyorum kesinlikle. tersine alabildiğine derin, hemen her konudan uzun konuşmaları kapsayan saatler boyu süren konuşmalar. ortak bi ağırlığı paylaşmak gibi. herkesin aynı ama farklı bi yolda olduğu o iğrenç dönem. hayatın ve yaşamanın tüm anlamlarından sıyrıldığı o dönem. dönüp fotoğraflara bakınca dönüştüğümüz şeye inanamadığımız o dönem. sonra pat diye üniversite ortamına düşüvermemiz. her şeyin iyi gibi gitmesi, her şeyin mükemmel gitmesi, her şeyin boka sarması, her şeyin bok gibi gitmesi ve her şeyin yeniden iyileşmesi. yeniden gülüp, yeniden gülümseyebilmek, yine de devam ettiğini sanıp edememek. neyse ki kendimi uzun süreli iyileşmelere çoktan alıştırmıştım. zaman gerek diyorum kendime, oyalanmaktan vazgeçip tekrar yaşamaya bakana kadar biraz zaman geçmesi gerek.
'öpülüyorum bembeyaz çimlerinde yalnızlığımın
sonsuzluk yarın.'

şu anda essay outline'ı yapmamak için her türlü bahaneye sahibim. yaklaşık olarak bir haftadır okula gidesim gelmiyor ve önümüzdeki aylarda oldukça ihtiyacım olacak olan devamsızlıklarımı çatır çatır harcıyorum. şu anda herkes süregelen tanışıklıkların bir sonucu olarak, belli bir yerde toplanmış, belli bir şeyi bekliyor. bense yavaş yavaş beklemekten vazgeçiyorum; çünkü bazen bir şeylerin birbirleriyle olan uyumsuzluğu ihtimallerin hepsini alnından vuruyor. sosyalleşmenin bir zorunluluk olarak karşıma dikildiği son bir aydır öyle çok konuştum ki ve öyle alıştım ki konuşmaya, duramıyorum. bir kişi dışında herkesle konuşuyorum; ama o bir kişiye gidip söylemek istediklerimi söyleyemiyorum. sözcüklerin geldiği yeri unutuyorum sonra, bir şeylerin içini boşaltmanın sandığımın aksine süreci hızlandırmadığını fark ediyorum. ben buna alışık değilim, ben bu değilim. eksildiğimi hissediyorum.  ve ne zaman belli bir kişiye bir şeyler söylemek istesem karşısında ağlayacağımdan korkuyorum, karşısına çıkmıyorum,  kendimi kendimle oyalamaya çalışmaktan yoruluyorum. bu sefer de olmadı diyemiyorum, bana güvenmesini istediğim insana başaramadığımı söyleyemiyorum. kaygılanmaktan, her bir hücreme kadar planlı programlı davranmak zorunda kaldığım bi hayatta beni kurtaracak şeylerin emrivakiler olduğunu açıklayamıyorum, ağzımı açar açmaz ağlayacağımdan korkuyorum. yaklaşık bir buçuk saat sonra on dokuz oluyorum yine gitmek istiyorum, gidemiyorum.