kafayı yememek için tanrı ve adaletini kimle konuşmak gerekir, diye sordum kendime. bir imamla mı, bir papazla mı, bir ermişle mi ya da bir ilahiyatçıyla mı. dünyadaki kötülük bana sıklıkla fazla geliyor. insanın kendi kıçını kurtarmakla insanlığı "kurtarmak" arasında yapması gereken(?) seçim çok acımasız.

şimdi bir adam öldürüldü.
şimdi bir kadın tecavüze uğradı.
şimdi bir çocuk dövüldü.
bir çatışma başladı
belki de bir okul kundaklandı.

herkes yaptığı şeylerin karşılığını alarak mı yaşıyor gerçekten.

8 yorum :

m. dedi ki...

iyi ki varsın ekin. Boşversene. Bunu dediysem kıçım bir başkası tarafıldan kurtarılmış demektir. Sana dediysem de, o zaman sen.
Ne biliyim. Demek ki özellikle bişey yapmak gerekmiyomuş.
Ne diyom acaba ben

Yiğit Tokgöz dedi ki...

Güneş'ten bir parça koptuğunda evrende kimse dert etmemiştir muhtemelen. benmerkezci ırk olarak biz de duvarımıza yapışan sineği pek dert ediyormuş gibi görünmüyoruz. ilahi adalet varsa ve kuralları aptalca değilse, dilim salam inceliğine ulaşmış mükemmel vücudumun çin seddi boyutunda bir duvara yapışması gerekirdi. sığınılacak bir kurtarıcı var mı? yoksa adaletin tanımını yapan zaten bizler miyiz?

(böyle bir yorum alsam sahibine uyuz olabilirdim, sen benim gibi olma.)

Adsız dedi ki...

kötülük kavramını sadece birkaç görüntüsel/gösterilebilir fiziksel şiddet eylemine hapsetmenin sağlıklı bir tespit yapabilme imkanını elimizden alacağının bilincinde olarak şu ironik yorumu rahatlıkla yapabiliriz: kötülüğü hayata geçirmek ve dolayısıyla insanlık dışı davranışlar göstermek, insanın hayvanlar alemindeki ayırt edici işaretidir.

öyle sözcükler vardır ki; insan onu hakir görür, dar kalıplara sığdırır, ona adeta sırt çevirir. ve gün gelir; aklından geçenleri ifade etmek için ondan daha iyi bir sözcük bulamazsın, vurgulamak için tırnak işareti içinde kullanırsın, bir anlamda itibarını iade edersin.

neyse, konumuza geri dönelim:
dünya senin fikrini almadan sürüp gittiğine göre, adalet gereği dünyadaki kötülüklerin de seni rahat bırakması gerekiyor değil mi?

Adsız dedi ki...

bi yerde bok yesen iyidir manasında işte.

ekin dedi ki...

m. : olsun ben anladım. ama asıl ağır olan "bir"i çoğul yapabilmek işte.

yiğit: yok uyuz olmanın yanından geçmiyorum, aksine başkasından bir şey duymak iyi geliyor. konuşmak iyi.

adsız: kötülük kavramının birkaç fiziksel şiddet eylemine sığdırılamayacağının ben de farkındayım. ama sanıyorum demek istediğimi her eylemin ardındaki "düşünce" faktörünü göze alarak anlayabilmek mümkün. soyut bir kavramın içine herkesin aklındakileri sokabilmesinin mümkün olduğu gibi.

ve olaya benim üzerimden fazla kişiselleştirerek bakıyormuşsun gibi geliyor.

Adsız dedi ki...

kişiselleştirme falan yok; fakat blog da senin blogun. üstümdeki m. veya yiğit ile, ya da altımdaki diğer adsız ile konuşacak halim yok. azarlar gibi bir tonlamayla kullanmadım, şöyle de olabilir: dünya benim fikrimi almadan sürüp gittiğine göre, adalet gereği dünyadaki kötülüklerin de beni rahat bırakması gerekir mi?

mr. brightside dedi ki...

"bana dokunmayan bin yaşasın" dünyası burası, artık yeterince eminim.

ekin dedi ki...

adsız: o zaman ben yanlış tonlamışım.

mr. brightside: ben de sık sık aynı düşünceye kapılıyorum; ama olması gereken bu mu. kendimden de bir "amaan neyse ne"ci yaratabilsem çok daha mutlu huzurlu olurdum herhalde. blogunda okuduğum son şey bile insanların öyle olmamasının blr yolu olması gerektiğini düşündürtüyor. neden böyle, diyorum. olmaması gerekmez mi. ya da eğer her şeyin karşılığıysa bu olanlar bir antika vazo kırmanın karşılığı evin yanması kadar büyük mü olmalı. neyse. böyle şeyler işte.