paris'ten bildiriyorum #1

-bedava ulaşımı- En iyi biz biliriz.

Şu an bu notu saat 00:38'de son anda koşarak yakaladığımız rer treninde yazıyorum. Normalde bekler madrid'e dönünce yazarım diye düşünmüştüm ama yaşadıklarımı unuturum diye korktum hehahehu nys.


Salı günü dersten çıkıp barajas'a gittik ferikle, bi süre bekleştikten sonra da vuhuu paris. CDG'de indik, yanlış hatırlamıyorsam Terminal 3'te. Yıllardır cdg cdg duyduğum için asıl büyük terminali görmek istedim dolayısıyla terminaller arası beleş trene binip Terminal 1e gittik. AMA NE OLDU? hiçbir şey göremedik amk. Belki biraz daha uğraşsak bulurduk ama annemlere haber etmem gerektiği için eve doğru yol almaya karar verdik. Tekrardan beleş trenle merkeze giden istasyonun bulunduğu üçüncü terminale gittik ve eve gidebilmek için gerekli bileti aramaya başladık. Baktığımız her bilet ayrı pahalı olduğu için vay amk deyip information desk'e sormaya karar verdik, adam gideceğimiz yer için 11 euro fiyat verdi. Gözlerimi belerterek bakınca da bilmiş bilmiş "welcome to paris" dedi amın oğlu. Zaten gerilen sinirim iki katına çıktı. Neyse sonunda gidip oturduk, treni beklemeye başladık, derkeeen önümüzden zart diye bi tren geçip gitti. Bakın, ben madrid'din tek kolu kadar bile uzun olmayan tek hatlı metroya sahip bi şehirde büyüdüm bunlar bana YABANCI. Noluyo amqueeee diye mal mal bakındım, meğerse gelişmiş yerlerde böyle oluyomuş, tek hattan hem metro hem tren hem de iki üç hat birden geçiyormuş.

Trene bindik sonunda ama ne binme git allah git bitmedi. Her yer ağaç, toprak. Bi ara doğru yere mi gidiyoruz ya diye şüphe bile ettik (ki o yer gare du nord oluyor )

Gare du Nord tamamen bir azınlık mahallesi. Zenciler, pakistanlılar, hindistanlılar vs. Trenden inince bi süre NEREYE GELDİK diye düşündük çünkü gitmemiz gereken diğer gar (gare de l'est) hiçbir yerde yazmıyordu. Meğerse bizim pek sevimli ev sahiplerimiz iki gar arasının yürüyerek geçileceğini söylemeyivermişler, ama haklarını yemeyelim sayelerinde Paris baya bedavaya geldi.


Şöyle, gare du nord'da napıcaaaaz diye bakınırken bi adama denk geldik üniversite hocası gibi bi tipi vardı, adam bizi diğer gara götürmek için kendi biletini bastı ve arkamdan gelin dedi, dolayısıyla aniden tek biletle geçivermiş olduk. Gerisini tahmin ettiniz mi, bnc evt.

Sonra gare de l'est te yanlış trene binip bi yarım saat kırk beş dakika boşuna yol gidip, yirmi dakika tren bekleyip sonra aynı gardan doğru trene binip eve on ikide varışımızı, ev sahibinin rezervasyonu iptal mi ettiniz saat on bir oldu diye mesaj atmasını geçiyorum. Zaten hissiyatı da bok gibiydi.


Çarşamba günü bedava turumuz vardı ama sabah kalkıp ev sahibinden biletleri öğrenmeye çalışana kadar yüzyıllar geçince üstelik bi de otostop çekince perşembeye kaldı. Evin zone 1-3 dışında olduğunu öğrenince bir süre iki durak için gerçekten on küsur euro daha mı vereceğiz amk diye düşündük çünkü havaalanında zaten on iki euro kadar bayılmıştık eve gelebilmek için. Yine de istasyona gidip biletlere baktik, adamın dediği hiçbir bileti bulamadık, iyi ki de bulamamışız orası ayrı.. onun üzerine O ZAMAN OTOSTOP ÇEKERİZ dedik ve yarım saat sonunda bi arabaya atladik adam bizi burdan direkt merkeze gidersiniz diyerek bi yerde bıraktı, on beş dakika sonra başka bi arabada merkeze doğru yol alıyorduk. Bu arada ilginç bi şekilde arabalarına bizi almayan çoğu insan mahçup surat ifadeleri takındı yanımızdan geçerken, ki şehri geçtim okulda nizamiyeye gidebilmek için otostop çektiğimizde milletin boka bakar gibi baktığını çok net hatırlıyorum. Arabada gider iken ferikle türkçe bi şeyler konuşuyorduk, ama bilen bilir zaten -9desibelle konuştuğum için yanımdaki insan bile zor duyuyor beni, dolayısıyla adam da ilk kırk dakika duymadı bizi -buradan gerisini madrid'de yatağımdan bildiriyorum- sonra aniden "E SİZ TÜRKÇE KONUŞUYORSUNUZ YA" dedi e'ler kayarak. meğerse adamın bizi aldığı yer noisy le sec'idi sanırım, genel olarak türklerin yaşadığı bir yermiş. bi saate yakın arabada sağa sola ve trafiğe bakınarak gittikten sonra yine adını hatırlayamadığım ama adamın demesine göre en zengin semtlerden birinde indik ve tabi ki indiğimiz yerden eyfel'e gitmeye karar verdik çünkü kara görünmüştü. işte tam da bu yürüyüş sırasında bi haftalık illegalliğimiz başlamış oldu. baya açtık ve önceki gece eve geç gittiğimiz için açık market kalmamıştı tabi ki, ev sahiplerimiz de abuk insanlar çıktığı için gecenin on ikisinde eve vardığımızda aç mısınız diye sormadılar. ayrıca bilmiyorum bi tek bize mi öyle geldi ama paris'te etrafta düzgün fiyata gıda satan bakkallar yok, dia'dan 1,50 euroya alabileceğiniz şeyleri bu marketlerde 2,50 - 3'e buluyorsunuz, ki gereksiz. bu yüzden de bir hafta boyunca ne zaman bir mcdonald's görsek google maps'ten dia arar olduk, çünkü bazı yerlerde o pahalı marketlerden bile yoktu. ayrıca yeri gelmişken burdan mcdonald's'a tuvalet ve internet sponsorluğu için teşekkür etmek isterim. 


ne diyodum, hı, yürürken yolda bi tane hediyelik eşya satan bi yer gördük, içeri girip bakınırken aniden pembe jelatinli şeker gözüme çok güzel göründü ve kendisini üstümdeki hırkanın cebine atılmaya layık buldum. bu hareketten sonra hafta boyu çaldığımız şeyleri saymak gerekirse: 1 kg m&m's, misket çikolata, 4-5 anahtarlık, 2 magnet, 1 gözlük (bu tam çalmak olmadı gerçi, oraya da geleceğim) eyfel'e varınca birden fotoğrafını her yerde gördüğüm şeyin o kadar da güzel gelmediğini fark ettim. öte yandan bu bi haftanın şu an rüya görmüşüm gibi gelmesini işin içine katarsak belki de aklım gitti de ben farkında değildim. kuleye varınca altındaki boşluğun orda hemen yanımıza "ingilizce biliyor musunuz" diyen tipler damladı, ama daha önceden evde kalan çiftin başına gelenlerden ötürü "no" deyip sıvıştık - ki sonradan rehber de bizi bu konuda uyardı tur sırasında, yanınıza gelip ingilizce bilip bilmediğinizi sorup bir şey imzalatıyorlar, o sırada da yürütüyorlar diye. diğer bi olay da altın yüzük. bana kim anlatmıştı hala çıkartamadım ama yüzüğü hissettirdikleri yüzünden takmak istemeyen bi tip size yüzük kakalamak isterse hızla uzaklaşın- eyfel'e bakındıktan sonra açlıktan öleyazdığımız için etraftaki büfelerden bi şey almak istedik ama sıra vardı. biz de biraz yukarı doğru, trocadero'ya gider gibi yürüdük ve 5'er euro'ya gayet büyük baget sandviç aldık, sıra mıra da yoktu. karnımız doyunca önceki geceden devam eden gerginliğimiz de azaldı ve bi süre o herkese tanıdık gelen eyfel'in önündeki yeşillikte oturduk. 


kara göründü'deki kara
sonra konu yine tabi ki dia bulmaya geldi ve mcdonald's veya bi market bulmak için etraftakilere sormaya karar verdik. ama ges vat herkes turist amk. kime neyi soruyon? o zaman yol bizi nereye sürüklerse oooo dedik ve yürümeye başladık. yaklaşık yarım saatlik bi yürüyüşten sonra zaten olmayan enerjimiz dibini bulunca metro kartını gerçekten de almak gerektiğine kanaat getirip 5 günlük 1-3 zone'lar arası kart aldık. fekaaaaaat, diyor ve hemen ilk güne dönüyoruz, kart 35 euro olunca iki kişiden 70 euro harcamak söz konusu olamayacağı için sadece bi tane almaya karar verdik, çünkü adam bizi arkasından zart diye geçirmişti ve kimse hiçbir şey demediği gibi o kalabalıkta görünmemiz zaten imkansızdı. bu sebeple: #1: metro kartına para vermeye gerek yok. biz iki kişi olduğumuz ve olaya henüz ayılmadığımız için bi tane alıp önce deneyelim dedik. ben bastıktan sonra ferik'e verdim, ama tek akıllı biz miyiz, tabi ki kart bastıktan sonra hemen ikinci kez kullanılamadı. bunun üzerine ferik'in bir hafta boyunca kah turnike altlarında kah otomatik kapılarda atraksiyonlarda bulunduğunu söylemek yanlış olmaz............ ama işin dahası sevgili karşim, kaldığımız sürede gördük ki takım elbiselisinden zencisine paris sakinleri zaten bu işi göstere göstere yapıyorlarmış. biz sakin sakin gizliden aradan yapmaya çalışırken adamlar otomatik kapılara tekme ata ata metroya giriyorlardı. 


metro kartını aldıktan sonrası biraz kayıp, galiba açlıktan ölmüşüm o sırada fhgsbnh ama bi şekilde artık nasıl yaptıysak bi metro istasyonunun yakınında dia olduğunu bulduk ve atlayıp oraya gittik. sandviç yapmak için gerekli malzemeleri aldıktan sonra hemen hemen tüm marketlerde satılan 2-3 parçalı sandviçleri mideye indirdik ve baget aramaya konulduk. peki noldu? o büyük klişe bir YALAAAAAAAAAAAN. ekmek bulana kadar kıçımız çıktı amk yerinde. fırınlarda bagetler gereksiz pahalı (ki fırınlar demem yanıltmasın fırın bulana kadar da bayılmak olası) dia'da yok, carrefour express'lerde sıklıkla bitmiş oluyor. neyse bir şekilde bulduktan sonra bugünlük yorgunluğun bize yettiğine karar verip eve döndük. ertesi gün için sandviçleri hazırlayıp yatağa doğru bayıldık. #2: dia'lar ucuz, sandviç malzemesi alıp sandviç yapın, tüm gün dışarda olunca bi noktada insan her şeyi yemek istiyor ve her gün kafede ya da mcdonald's'ta 5-6 euro harcamak istemezsiniz.

2 yorum :

persephone dedi ki...

Tam anlamıyla "welcome to paris" olmuş. Fransa'da erasmus yapmış biri olarak daha önce de söylediğim gibi Madrid'de olman gerçekten büyük nimet. Metro kartı meselesine gelince evet herkes bi karttan iki kişi geçiyor ama bazen sabahları ve akşam iş çıkışı saatlerinde metrolarda bilet kontrolü oluyor. Ve biletsiz bindiysen vay haline, ceza kesmeden bırakmıyorlar. 70 Euro kadar bişeydi yanlış hatırlamıyosam. Gerçi bir turist için yakalanmak yakalanmamak pek önemli değil. Tabi eğer ceza kesimi sırasında pasaport yerine TC kimliğini kullanırsan. Aksi halde ülkeden çıkış yaparken o borç önüne geliyor.

ekin dedi ki...

onu madrid'de de yapıyolar ya ahaha. bana da oldu 30 euro ceza ödiycektim. gözlerimi belerterek AMA BEN TURİSTİM dedim de yırttım. ama hiç kontrole denk gelmedik. bi de millet valla yüzsüz ya tekme atmak ne amk. ya paris beni yordu. geleli bi hafta oldu, ilk 3 gün falan resmen dinlenme ihtiyacı hissettim.