eskiden, herkes her şeyi bilip herkesi tanımazken buralara yazmak daha kolay oluyordu. şimdi ancak alelade olmayan bir şeyi alelade olmayan biriyle konuşamayacak olsam buraya geri dönüyorum. her şey eskisi gibi olmasa da tanıdık kalan bir şeyler varmış gibi geliyor insana. yani şurada hiçbir şey anlatmadan konuşsam yine de anlaşılmışım gibi hissedebilirim. 

bugün öğle aramda leman'da yine tek başıma yemek yerken bir şeyler ve bir şeyler oldu, bir süre sonra lokmaları yutmakta çok güçlük çekince kendimi suçlu hissede hissede yemeğin yarısını bıraktım, ofise gittim yarım kalan işi ağzımı açmadan hallettim, 5 buçukta da patrona gidip erken çıkmak için izin istedim. eve geldim, yatağa yattım iki saat ağladım, bir saat uyur gibi oldum, kalktım, tekrar yattım biraz daha ağladım, her akşam öküz gibi üstüme çöken yorgunluk bir türlü gelmedi uyuyamadım. kalktım. 

insanlarla ilişkilerimi geleceği düşünerek kurmadım hiç, dolayısıyla kimseden böyle bir şey talep edemem; ama bazen öyle şeyler oluyor ki "yakıştıramamak" mevzusu insanın içine oturuyor, düşüncesi gidip geldikçe ağlamalar ağlamalar ve başka hiçbir şey olmuyor. görsel hafızamın içine tükürmek istiyorum bazen, gördüğüm fotoğraflar aklımdan gitmiyor çünkü ve o yüz ifadeleri her seferinde bir daha bir daha kafamın içinde döndükçe canım yanıyor. karenin içinde kim varsa nefret ediyorum; ama nefretim geçmişte kısıtlanıp kalıyor, bugüne sadece kırgın kalabiliyorum. 

yine de insan için en kırıcısı neden sevildiğini anlayamamak olsa gerek ve kendini değersiz görmesi ve bunun hiç değişmemesi. inanmadığım bir şeye başkası beni nasıl inandırsın?

çarşafların ve yastıkların içinde tek başıma uzun uzun uyuyarak zamanın geçmesini hissetmemek istiyorum, zaman geçince her şey akıyor çünkü.

yapılan planların insanların kişiliksizlikleriyle yerle bir olduğu bir yaz yaşıyorum. iki ay önce kurduğum ne varsa hepsi götüme girdi. anlattıkça bir şeylere zarar geliyor diye düşünüyordum, anlatmadıkça da çok bir farkı kalmıyormuş. çok da bir şey öğrenmediğim bir yerde, sahte deri kaplı olduğu için üzerine değen her yerimi nemli nemli yapan ve belimi ağrıtan bir sandalyede oturmuş stajımın son iki haftasının gelmesini bekliyorum. sabahın kör saatinde kalkıp akşam eve döndüğümde hiçbir şey yapacak gücümün kalmamış olmasına "işte," diyorum "köle möle dedikleri böyle oluyormuş.". üretmek istemenin çalışmak zorunda olmakla yok edildiği bir düzende ben napacağım ya diyorum. ben üretemezsem çalışsam ne çalışmasam ne diyorum. fikirler düşünüp uygulamıyorum. kendimden bıkmış durumdayım. sanki gerçekten üretebilecek olsam üretirmişim de kendimi kandırıyormuşum gibi bir takım hislenmeler. ben reklamcı olmazsam benden bir bok falan olmaz. kafam başka hiçbir şeye basmıyor sanki. kendimi çok geride kalmış hissediyorum. bir kitabı okumam yüzyıllar sürüyor. her gün otobüsteki insanlara da küfrediyorum. ben diyorum, gideceğim - de hangi beceriyle gideceğim.

staj aranırken, başkalarına güvendim. haber bekledim. bir yandan da kendime güvenmediğimden portfolyomu tuvalet kağıdı yaparlar sanıyordum. haber falan gelmedi. herkes kendi götünü kurtardı. görüşmeye gittiğim ikinci yerde olumlu yorum aldım. iki yıl içinde ilk defa kendimi biraz olsun bir şeyler yapabilecekmiş gibi hissettim; ama adamların stajyere ihtiyacı olmadığından bu yaz yatmış gibi oldu bu mevzu. sonra tekrar konuşmak üzere sözleşip el sallaştık. ordan kızılay'a yürüdüm, yolda amele yanığı oldum, yanıklarım hala geçmedi.

biraz olsun tanıdık olmadan bir yerlerde bir şeyler yapabileceğime inanıyor olmak saflık mı hala kestirebilmiş değilim. bana hayrı dokunacak diye çıkar ilişkisine girmeye çalıştığım durumda da olan yine bana oldu. arayıp ağzına sıçmam gereken insanlara ömrümde kimseye göstermediğim nezaketi ve sabrı gösterdim.

bitirme projemi yüksek ihtimalle animasyonla vereceğim. o animasyonla da artık nereye kadar yardırabilirsem oraya kadar yardıracağım. işin ilginci taa ilk blog açtığım zamanlarda takibe aldığım hocadan alacağım dersi eğer değilse, bu bi işaret olsun.

dönüp dolaşıp geldiğim yer eski bahçenin hafızası oldu.

3 yorum :

Mokoko Cumhuriyeti dedi ki...

para tanrısına tapmak oluyor bence sabah 8 akşam 5 işleri yapmak.
O işler kravattır bana göre, takım elbisedir.
Canım sıkılıyor. Ya ileride ben de bu güruha katılırsam diye.

ekin dedi ki...

orası öyle de türkiye'de yaşıyorsan düzen de bu şekilde işliyor işte. bi şekilde sağından solundan dolanıp geçemiyorsun. ha internet var bilmem ne var deyip kendi işini kuran da oldu mu oldu. ama o da sermaye o da para.

Eylül Köksümer dedi ki...

bu yaz çok benzer geçti. ben senin gibi girişimlerde bile bulunamadım güçsüzlükten. köşeme, yatağıma sığındım. senin gibi çarşaflara dolandım kaldım hep. başarısız hissetmek, hele de hissettirilmek çok boktan. bir umutla başladığın işin sonunda bir yerinde patladığını görmek falan hepsi öyle.
ama geçiyor. bunu bilmek seni rahatlatır mı bilmem. ağlamalar da geçiyor, uykuya sığınmalar da. daha doğru tercihler yapıp, güvenli adımlar atar oluyorsun. belki bu da bir kısırdöngüdür. ben sonbahardan umutluyum.