birlikte uyandığımız sabahlar yalnız uyandığımız sabahlara eşitlenmeden huzurlu uyuyamayacağız. çok şeyin bağlı olduğu bir şeyi beklemek insanı sadece, saf olarak yoruyor ve ben çok yoruldum.
içimdeki birazdan gidecek hissinin hiçbir manası yok ama mayıs'ta olmaktan çok yoruldum. mayıs bir an önce bitmesi gereken bir ay. kalbini açıp, kalbiyle beraber güzellikler bırakan adamları üzmemek lazım. güzel adamlar var, olmadıklarını sandığın anda var. yumuşacık elleriyle var, pürüzsüz alınlarıyla, kocaman gözleriyle var. yüzünü gömüp ağlamak için var, gözyaşlarını silmek için var. sen yok sanıyorsun ama var. elinden tutup kaldırmak için var, iyileşmez sanıyorsun ama ayağa kaldırıp, pamuğa sarıp sırtında taşıyacak kadar var. sen bitti sanarken bitmediğini göstermek için var, dahası olduğuna inandırmak için var, göğsünde dinlendir diye var, öperek uyandır diye var, ağlayarak seviş diye var, aşık ol diye var.

sen yok sanıyorsun, ama var.
insanların hayatına 500 kilometre öteden bakıp yargılamalarınız bitmediği gibi zekasız beyinlerinizle kendi çizdiğiniz çerçevenin dışında kalanları olumsuz etiketlerin altına sokuşturmaya devam ediyorsunuz, o ağzınızı sikerler. beyinsizliğin lüzumu yok.

f

her şeyin aktığı yerde sadece ölüm düşüncesi insanın kalbini çok kırıyor. yarına uyanacaksın, yarına onsuz uyanacaksın. 
üstelik sana hiç sormamış olacaklar.
müzik çalarım bozuldu, lenf bezlerim şişti, antibiyotik midemi bulandırıyor ama sürekli açım. bölümümle alakası olmayan sikik dersleri almaktan bıktım. hava bir türlü ısınmıyor. saçım uzamıyor, uyku yetmiyor, para yetmiyor, zaman yetmiyor. 

pencere


az önce "pencere" oyunundan geldim. oyunun cumhuriyet gazetesi'ndeki röportajı üzerine tam "keşke ankara'ya gelse de gitsem" diyordum ki 17 ve 24 ocak'ta ankara halk tiyatrosu'nda oynanacağını görmüştüm sayfanın altında. oyunun ilgi çekici yanı çocuk istismarını çocuğun gözünden anlatacak olmasıydı. ki anlattı da. hatta senaryonun hiç ajitasyona kaçmadığını da söylemek mümkün; ama bizim arayıp da bulamadığımız artık toplumda bilinen bir gerçek haline dönüşmüş bu olayın hukuksal boyutuydu. oyun farklı pencerelerden aslında aynı şeye bakarken, ben hala ardından gelecek olanı merak ediyordum. derken oyun bitiverdi. esme'yi elinde bir bavul ve beyaz bir montla üzerinde spotlar yanarken gördük. oyuna gidecek olan varsa diye bana ifade ettiği şeyi yazmayacağım; ama gidip de sonradan buraya denk gelen olursa son sahnenin ne ifade ettiğini yazsa güzel olurdu yorum olarak. 

hedaye

düzenli olarak olmasa da birkaç haftadır uğraştığım hediye sonunda bitti. hediyeyi verdiğim insanların yüzlerindeki o anki gülümseme benim için hayattaki en keyifli anlardan bi tanesi sanırım.

ay takvimi

not: tabi ki çözünürlüğü düşürüp koydum.
yamulmuyorsam lisenin dört yıl olması muhabbeti bizden bir önceki dönemle başlamıştı. lise 3'teyken lise 4'tekilerin okulda ne kadar adam adam veya kadın kadın durduklarını düşündüğümü hatırlıyorum. kızlar hadi neyse her yaşta kadın kadın durabilme becerisine sahiplerdi de erkekler gerçekten de oraya ait durmuyorlardı. zaten muavinler başta olmak üzere herkes yaka silkiyordu; kimse bir yıl daha lisede kalmanın güzel olduğu fikrinde değildi ve dolayısıyla cıvıttıkça cıvıtıyorlardı. lise 3'teyken okul hiç bitmeyecek gibi geliyordu. sanki o küçük sınıfın içinde, kaloriferin ve camın dibindeki yerimde çürüyüp gidecektim. 

sonra üst dönemin mezun olma vakti gelmişti. mezuniyet fotoğrafları çekiliyordu ve okulun içinde cüppeyle koşuşturup duran insanlar vardı. anılarının olduğunu düşündükleri yerlerde fotoğraf çekiliyorlardı, hatta haftanın son günü okulun bahçesine bakan girişte şarkı söyleyip hoplayıp zıpladıklarını da hatırlıyorum.

o zaman için mezun olmama çok vardı, sonra ne olup bittiğini anlamadan mezun oldum, mezuniyet gecesine gittim, üniversiteye girdim, bu yılın ilk dönemi bitti sayılır ve ben yine dördüncü sınıfların mezuniyet fotoğraflarını görmeye başladım. gerçi bu kez yavaşlıktan ziyade şu önümüzdeki dönemden sonra çok hızlı geçecek gibi geliyor zaman ve ben ne olduğunu anlayamadan bir belirsizliğin içinde bulacakmışım gibi hissediyorum kendimi. 

net olarak beynimi yaktım.
özet geçeceksek, kimsenin kimseye iyi gelip iyileştirdiği falan yok. mütemadiyen kırılıyoruz.

paperboy
i'll never let you fall

yıllar önce sınıf diye bi dizi vardı show tv'de. kuzey güney'in ali'si psikopat bi karakteri canlandırıyordu. jenerik müziği de bugünlerde radyoda günde beş yüz elli beş kez dönen "herkes aynı hayatta"ydı. mehmet erdem'i insanlar uzun bir süre şu anda kim olduğunu hatırlamadığım biri diye bildi, öyle yayıldı; ama sınıf'ın ömrü kısa oldu, fazla bilinemeden yayından kaldırıldı. dolayısıyla şarkı da dizinin ilk birkaç bölümünü yakalayabilmiş olan insanlar arasında kaldı.

dizinin üstünden yıllar geçti, mehmet erdem albüm çıkardı, lise bitti, rıza kocaoğlu'nu binlerce insan tanıyor artık falan filan. değişmeyen, tersine içimde birikmeye devam eden tek şeyse siktiğimin ankara sıkıntısı oldu. değişmeyen, "zaman her şeyi çözer / şu beklemek olmasa"nın anlamı oldu.  hiçbir zaman onlarca arkadaşı olan bir insan olmadım, o kadar insanla sürekli samimi olabilme durumu sosyalleşme kapasitemi aştı çünkü, lise hayatımda okulda doğru düzgün erkek yakın arkadaşım olmadı, hatta doğru düzgün'ü aradan çıkarabiliriz bile; çünkü sınıf hep kızlardan oluştu ve ben okuldan, okuldaki insanlardan boyuna nefret ettim. arasında bulunduğum tiplerden, kafa yapılarından, zevklerden nefret ettim. konuşabildiğim insanlar benden hep kilometrelerce ötede oldular. 

önceleri iyiydi hoştu, fazla dokunmuyordu belki; ama şimdi. şimdi canımı ölesiye sıkıyor bu durum. üniversite liseden farklı olmadı, olmuyor ve ben lisedeyken okulla ilgili yaptığım seçimin mutsuzluğunu yaşamaya devam ediyorum. farklı bir şey seçmiş olsaydım çünkü, başka bi şehirde, çok başka bi çevrede, yanımda olmasını istediğim insanlarla mutlu olabilirdim. hiçbir zaman kızlı erkekli oturup sohbetinden keyif aldığım bir arkadaş grubum olamayacakmış gibi hissediyorum. boyuna topluca bi şeyler yapma, bi yerlere gitme isteklerim içimde patlayacakmış gibi hissediyorum. yıllardır aynı bok oluyor çünkü. 

sıkıldım. bu şehrin iğrenç billboard reklamcılığından, tenhalığından, bok gibi giyinen memur tipli insanlarından, sokak köpeklerinden, tunus'un köy yolu olmuş kaldırımından, kızılay'ın göt kadarlığından ve en çok sürekli yalnız olmaktan sıkıldım. sürekli engellenmiş hissetmekten sıkıldım. beklemekten, sürekli geçmesini beklediğim yılları yaşamak zorunda olmaktan sıkıldım. aynı durakta inmekten aynı duraktan binmekten her bir bokundan sıkıldım ulan bu şehrin. bitsin artık. 

spoiler