annem bir iki haftadır yemek haricinde ev işlerinden istifa ettiğinden özetle evi bok götürüyor. bayağı bildiğin tozlar uçuşuyor evde. ben de yememe bakıyorum. zira kabak tatlısı tencerede oldukça hava benim için hoş. hava dedim de ankara'nın menapozlu gibi bir öyle bir böyle olması ciddi anlamda canımı sıkıyor. bahar gelsin ya da gelsin. bugün bol bol pasif içici olarak sigara içtim ve işin yanıma kâr kalan tek yanı güzel insanlarla sohbet ve aldığım iltifatlar oldu. ara ara etrafımdaki hemcinslerimden duyduklarım da iyi hoş tabi ama dostum, beğenilmek iyidir. kızılay'daki sokaklardan birinde (yüzyıllar var ki adlarını öğrenemedim o sokakların) "arkdışlar fal var fal baklır" diyen ve bunu iddiaya girerim hiçbirinizin duyma şerefine erişmediği vurgu ve tonlamalarla söyleyen biri var. bi gün o adama gıcık olanlar toplaşıp çok fena döveceğiz, bundan felaket derecede eminim. pazar günü sınavdan sonra k.'yle birlikte kaybedenler kulübü'ne gidiyoruz ve bir ay sonra okula dönecek olmamın verdiği üzüntünün yanında mutlandıran tek şey bu.
u.h.
bugün çocukluğumun şarkılarını yaratan adamın kim olduğunu öğrendim. içim bi tuhaf.
ve ben küçüğüm şarkısını çok severim.
ve ben küçüğüm şarkısını çok severim.
problem başka yerde (koçum).
yaklaşık 1 (bir) saatte yaklaşık 10 (on) sorudan toplamda 3 (üç) hareket problemi çözebilmiş olmamı zeka seviyeme mi yoksa başka bir şeye mi bağlayayım gerçekten bilemiyorum. düşündüm de şimdiye kadar gördüğüm en sevimli anne üç - dört yaşlarındaki oğluna "dostum" deyip, kızmasıyla dalga geçen anneydi. hayatımda mesafelerin neden hep büyük büyük anlamlar taşımaları gerekiyor bilemiyorum. uzaklığın bazen içerde bi yerde yarattığı o boşluğu tarif edebilmenin, gösterebilmenin tek yolu özlenene sarılırken çekilmiş bi fotoğraf olabilir ancak. özlemeye başladığında korkar mı insan? korkar. ardından gelecekleri ve gidecekleri biliyorsa korkar.
kafası bin beş yüzlerin ülkesi
çernobil seviyesi yedi diyorlar, japonya altıya gelmiş, başbakan "o zaman evinize de aygaz tüpü koymayın" diyor.
filmi hala izlemedim. ama bu güzel.
örtüsüz kadın perdesiz eve benzer. perdesiz ev ya satılıktır ya da kiralıktır.
akp ünye ilçe tanıtım ve medya başkanı süleyman demirci'nin facebook'taki beyanatını okudunuz.
bunun dışında,
dün sekiz sularında bu güzel beşliyi izliyordum. oyun ilk perdede beklentinin boşa çıkacağı hissini uyandırsa da ikinci perdede tokadı çarpıyor diyebiliriz. iyi de ediyor - da ben korkuyorum iyice. yani doğru ve düzgün olan hiçbir şey yok mu gerçekten, temiz kalabilen?
blogger'ın kapatılması aihm'e taşınıyormuş bu arada.
bunun dışında,
bugün dünya kadınlar günü falan.
aslında hiçbir şey normal değildi. bi kere martta kar yağıyordu. bunun neresi normaldi. hiçbir şey normal değildi. kazma kürek değil soğuktan ciğerler yanıyordu. kütüphanede yer yoktu. burnumu çekiyordum. gözlerim sulanıyordu.
sonra ne olduysa kendimi otobüs durağında onlarca insanın arasında, karın altında donarken buldum. otobüsler gelmekten çoktan vazgeçmişti, taksiler yolcu almayı reddediyordu. herkes küfrediyordu. niye çıkmışlardı. ne güzel evde oturuyorlardı. allah allah ankara böyle kar böyle rezillik görmemişti.
ama olmuştu lan.
deli gibi kar yağıyordu. "biraz" bekledikten, otobüsün gelmeyeceğini anladıktan, dolmuş duraklarındaki devasa kuyruğu gördükten, toplaşıp taksi bulamadıktan sonra yürümeye karar verdim. kızılay'dan bakanlıklar'a yürürken bir yer yön özürlü olarak eskişehir yolu'na giden otobüse "oran yolundan geçiyo mu?" diye sordum. evet lan. sordum. şoför de cevap olarak
kapıyı suratıma kapadı.
şoku atlattıktan sonra yürümeye devam ettim. derkeeen bi şekilde bi arabaya kendimi attım. lakin. araba cinnah'tan yukarıya çıkamadı. saat sekize geliyordu. bacaklara kuvvet diyerek yola düştüm. tam anlamıyla köpek gibi solumaya ve notre dame'ın kamburu formu almaya başlamışken arkamdan bi ses "biraz dinlen istersen" dedi. döndüm. "hııeeah" tadında manasız bir ses çıkardım. "siz benden daha genç gibisiniz" dedim. zira kendisi 80 yaşında falandı ve saat üçten beri yürüyordu. sonuç olarak ziyadesiyle ıslanıp yürüdükten sonra atakule'de babam tarafından alınıp eve yollandım.
ankara böyle kar görmediiiiiiiğğğ. yalan. beytepe'deyken tak çıkar zincirle kızılay'dan yardırdığımızı bilirim. karasal iklim bu arkadaşım. olur.
o değil de. cinnah meğer çok dikmiş. ben bugün bunu anladım dostlar.
iyi geceler sayın dinleyen. sizinle yatmış mıydık?
-olmayınca olmuyor ya.
+ama olur. ben sana söyliyim, yeterince beklersen her şey olur.
+evet, bir beklemek bir de zorlamak diye iki şey var hayatta.
-öyle yani tabi; yeterince, zaten, yaşarsan ölürsün bir şekilde.
+evet. evet. anlıyorum.
-sırtını kaşıyım mı?
+oldu. hmm. uyurum ama sonra.
-uyu
+evet, bir beklemek bir de zorlamak diye iki şey var hayatta.
-öyle yani tabi; yeterince, zaten, yaşarsan ölürsün bir şekilde.
+evet. evet. anlıyorum.
-sırtını kaşıyım mı?
+oldu. hmm. uyurum ama sonra.
-uyu
gerçekten bi daha beni görmek istersen bi yolunu bulur gelirsin dedim.
bi şeyler duydum.
d.ü.h.k.h.
“uygarlık ve barbarlık kardeştir.”
-Havel-
dünya sığmıyor insana havel
yüzlerdeki, yüreklerdeki maske
parada kir, suda klor, havada nem
yüksek borsa, alçak basınç
ve kanun hükmünde ihanetler, sahtekâr jestler
/insan, sığmıyor insana havel!/
ve her şey:
şey!
mesela o takvimler, o günler
her biri şimdi kim bilir neredeler
yalancıdır aynalara gülümseyen o muhteşem gençlikler
bir yaz yağmuru gibi çabucak geçecekler
bize kalan kurt kapanı sözleşmeler
ve iş akdi kıvamında morarmış evlilikler
oysa insanı büyüten yalnızlık mıdır havel?
biz bu kentlerde
bu ömürlerin gecelerinde çürüsek bile
şimdi eski dağlarda vakur bir şafak yırtılmaktadır
ve dışarıda üşüyen bir haziran
kalbimde yılların tufanından artık bir hazan
(kalbimde hazan
ve şairdir elbet
sözcüklere rus ruleti oynatıp yazan!)
dışarıda üşüyen bir haziran
kanımda nikotin cehennemi
kısa kibrit uzun duman
yaan!
yine yaan! yine yaaaan!
yan ki yangınlar bile yansın
haklıdır içindeki abdal bırak ağlasın...
bırak ağlasın artık gündüzlerin ışığında aşk
gecelerin sularında yakamozlar yok
ve kuşlar konsun diye gerilmiyor balkonlara
çamaşır ipleri
duyuyorsun işte şiir de yazıyorlarmış iğfal şebekeleri(!)
dışarıda üşüyen bir haziran
dışarıda aşksız aşk, aids, hepatit b
dışarıda hormonlu sevinçler, kokmayan güller
viagra cinsellikler, çıldırtan günler!
ve dışarıda dostluğun, puştluğun kolunda gülümsemesi
ama öğrendim karanlıklardan ışık destelemeyi
ve baka baka irkilmiş gözlerine hayatın
inatla!
inatla gülümsemeyi
öğrendim içimdeki abdalı hünerle gizlemeyi...
(herkes fanusuna asmış kendini
bu yüzden beklemiyorum farklı kıyametleri...)
dışarıda üşüyen bir haziran
dışarıda öldü insan
öldü insan
hiçbir kitaba yakışmadan!
ben de yaza yaza çürütüp dünlerimi
her gün bu cehennemden çalıyorum kendimi
bu yüzden her şey:
şey!
havada hava, günlerinde gün, evlerde sarmısak soğan;
hepsi bu işte basit, olağan
her şey şey’dir; inandıklarımızdır belki de yalan
abarttığımızdır,
kül’dür herkesin payına kalan...
y.o.
-Havel-
dünya sığmıyor insana havel
yüzlerdeki, yüreklerdeki maske
parada kir, suda klor, havada nem
yüksek borsa, alçak basınç
ve kanun hükmünde ihanetler, sahtekâr jestler
/insan, sığmıyor insana havel!/
ve her şey:
şey!
mesela o takvimler, o günler
her biri şimdi kim bilir neredeler
yalancıdır aynalara gülümseyen o muhteşem gençlikler
bir yaz yağmuru gibi çabucak geçecekler
bize kalan kurt kapanı sözleşmeler
ve iş akdi kıvamında morarmış evlilikler
oysa insanı büyüten yalnızlık mıdır havel?
biz bu kentlerde
bu ömürlerin gecelerinde çürüsek bile
şimdi eski dağlarda vakur bir şafak yırtılmaktadır
ve dışarıda üşüyen bir haziran
kalbimde yılların tufanından artık bir hazan
(kalbimde hazan
ve şairdir elbet
sözcüklere rus ruleti oynatıp yazan!)
dışarıda üşüyen bir haziran
kanımda nikotin cehennemi
kısa kibrit uzun duman
yaan!
yine yaan! yine yaaaan!
yan ki yangınlar bile yansın
haklıdır içindeki abdal bırak ağlasın...
bırak ağlasın artık gündüzlerin ışığında aşk
gecelerin sularında yakamozlar yok
ve kuşlar konsun diye gerilmiyor balkonlara
çamaşır ipleri
duyuyorsun işte şiir de yazıyorlarmış iğfal şebekeleri(!)
dışarıda üşüyen bir haziran
dışarıda aşksız aşk, aids, hepatit b
dışarıda hormonlu sevinçler, kokmayan güller
viagra cinsellikler, çıldırtan günler!
ve dışarıda dostluğun, puştluğun kolunda gülümsemesi
ama öğrendim karanlıklardan ışık destelemeyi
ve baka baka irkilmiş gözlerine hayatın
inatla!
inatla gülümsemeyi
öğrendim içimdeki abdalı hünerle gizlemeyi...
(herkes fanusuna asmış kendini
bu yüzden beklemiyorum farklı kıyametleri...)
dışarıda üşüyen bir haziran
dışarıda öldü insan
öldü insan
hiçbir kitaba yakışmadan!
ben de yaza yaza çürütüp dünlerimi
her gün bu cehennemden çalıyorum kendimi
bu yüzden her şey:
şey!
havada hava, günlerinde gün, evlerde sarmısak soğan;
hepsi bu işte basit, olağan
her şey şey’dir; inandıklarımızdır belki de yalan
abarttığımızdır,
kül’dür herkesin payına kalan...
y.o.
albümde4.şarkı.iştegünlerimöylegeçiyor.
münasebetli zamanlarda uyumanın iyi yanı münasebetsiz zamanlarda münasebetli saatlerde uyuyan insanların bıraktığı yalnızlıkta aklını kaçırmamakla ilintili.
aşk dediğin frieda'nın ismini diego'yla aynı sayıda harf taşısın diye frida'ya çevirmesidir.
bunu söylemeyi unutmuşum.
ha ne diyorduk, kandil sebebiyle ertelenme mi? hı? efendim?
ha ne diyorduk, kandil sebebiyle ertelenme mi? hı? efendim?
ben hiç kocaman kocaman başarısızlıklar yaşamadım. sorumluluk sahibi ama geniş bi insan oluşum genellikle uykusuz gecelere ve olduk olmadık yerlerde ağlamalara mal oldu; çünkü geniş olmama rağmen mükemmeliyetçi bi tarafım da mevcut ve bu zıtlık bana fena patlıyor. şu sınavı kazanıp kazanamamak umrumda değil aslında. okuduğum okulda yapmak ve yazmak zorunda olduğum bir düzine ıvır zıvırdan sonra öss'nin nasıl tırt bir sınav olduğunu açıklamaya kelimelerim yetmez. normal bir okulda okuyup da kazanamayanlara tam da bundan ötürü biraz gerizekalı ve tembel gözüyle bakıyorum o yüzden. bana raporlar alıp da yapamamayı kimse haklı çıkartamaz çünkü. neyse asıl mevzu şu ki felaket derecede korktuğum şey üniversitede seçtiğim alanda başarısız olmak aslında. biliyorum "bunu al. buraya koy. bunu yap. böyle olsun." düzeninde yapamam, kendimden bir şeyler katma ihtiyacım ve isteğim ağır basar ama "al bakalım, yarat." dediklerinde de ayvayı ayrı bir şekilde yemekten çok korkuyorum. güvenemiyorum o kadar kendime. bunu yaparım ben diyemiyorum bir türlü. herkesin "potansiyel işsiz çıkartıyor o bölümler." gözüyle baktığı yerlerde okumayı düşünüyorum, seçim yapmaya çalışıyorum ve sıkıntılar basıyor içimi. gelecekten korkuyorum. bugünü dalgınlıkla yaşıyorum ve geçmişi düşünmeye vaktim bile olmuyor. "iyisi mi sen beni bırak, devam et." diyesim geliyor ortaya çoğu kez. güvendiğim, sahip olduğum özelliklerin eksikliklerini fark ediyorum her gün ve daha da korkak olmaktan başka bir şey yapamıyorum. kafamda bir şeyleri evirip çevirmekten nasıl yorulduğumu anlatamam. ya, öyle işte.
görünen o ki bu gece çok geveleyeceğim buraya. parça parça.
bu pek şahane iki insana da teşekkür ediyorum (bildiginkadın, demirbey) müzikler için. önermek isteyen olursa daha buralardayız.
istanbul'da saçın bile güzelleşiyor, anlıyor musun?
güzeldi. hiçbir şey düşünmedim ve sadece gezip alışveriş yaptım. ve tabi ki YEDİM. sonra hayatı bundan ibaret olan insanları düşündüm, onlara üzülmeye yeltenirken ulaşıma bi servet akıttığımız gerçeğine daha fena gözlerim doldu. bi ara tek hatırladığım o turnikeden bu turnikeye geçmeye çalıştığımızdı ve altı üstü aynı şehir içinde yer değiştiriyorduk. tamam. istanbul kalabalık ama yaşam var. bunu ankara'da yaşayan anlar, bilir, hüzünlenir. burda saat ondan sonra caddeler tenhalaşıyor.
resim aşığı falan değilim, frida'yı sadece izlediğim filmden biliyordum ama yine de sergisine gitmeye kararlıydım. gittim de ama açık konuşmak gerekirse sergiyi beğenmedim. filmde gördüklerimin yarısı bile yoktu, çok az tablo getirmişlerdi ve üstüne üstlük sergi sonunda en beğendiğim "şey" şu yukarıda görmüş olduğunuz, flaşsız çekimden ötürü sararmış diego rivera çizimi oldu. onun yerine biz de çarlık rusyası'nı anlatan rus ressamlarla yetindik ki yetinmek yetersiz bir kelime aslında, adamların yaptığı resim değil fotoğraftı daha çok.
o kadar gitmişken süresi uzatılmış body worlds sergisine de gitmemek olmazdı tabi, oraya da dahil oldum ancak ve ancak yıllar sonra eminim sergiden aklımda kalan tek şey çekiç, örs ve üzengi üçlüsü olacak. millet kasla beyinle büyülenirken ben bu üçlüyle kendimden geçtim ve nedenini kesinlikle bilmiyorum. bir de ceninler var tabi. iki haftalık, üç haftalık vs. gerçi onların "gerçekliği"nden şüphelenmedim değil; çünkü o kadar küçük şeyleri nasıl olup da alabildiklerini, muhafaza edebildiklerini kafam almıyor. bilen varsa anlatsın.
hava da bize kıyak geçti bu birkaç gün içinde güneş gerçekten ısıtıyordu falan filan
fakat
şu an çok soğuk.
matmazel ankara rüzgarlı odasından bildirdi. esen kalın.
edit| bunu da tesadüf eseri görmüş olduğumu hatırlayıp değinmek isteğime karşı koyamadım. okuyacağınız şey kelebek yazarlarından onur baştürk'e ait. daha doğrusu bir okuruna. ama okuyunca görülüyor ki kendisi de "ortamların" böyle olduğu düşüncesinde:
Şehir Atlası
ANKARA MODASI VE ŞiMDiKi ANKARA
Aşk Tesadüfleri Sever, filmi dolayısıyla Ankara yeniden moda oldu.
Ve gördüğüm o ki, Ankara uzun zamandır hiç bu kadar iç geçirten, özlem duyulan muhabbetlerin içinde yer almamıştı.
Bu sebeple pazartesi günü “Benim için Ankara”yı çıtlatmıştım.
şimdi sıra yeni Ankara'da... Bugün neler yaşanıyor Ankara'da, Ankara gençliği nerelere gidiyor? Ben değil, Ankaralı okurum Utku aktaracak bu kez. Çünkü durumu özetleyen çok güzel bir mail atmış. işte Ankara'nın sosyal hayatındaki son perde:
“şu anda alışveriş merkezleri arasında kıyasıya bir rekabet yaşanıyor.
Ankara'nın temel taşı Ankamall. Eskişehir yolu tarafında ise zirvedeki merkez Armada. O bölgede Cepa açılmış ve rakip olmuştu. Bunu Gordion ve Kentpark takip etti ve Armada'nın tahtı sallandı.
Çankaya bölgesinin zirvedeki ismi Panora. Ankara'nın istinye Park kıvamındaki alışveriş merkezi. Daha yapılırken açılmasını beklediğim birkaç mağaza bu seneyle birlikte oradaki yerini aldı (Hugo Boss, Burberry, Ralph Lauren). Panora'nın en büyük artısı ise lokasyonu ve giriş kısmında bulunan 10 mekanlık teras kısmı. Aslında hemen hemen her Ankaralı'nın beklediği ise bir alışveriş sokağı.
Buna en müsait olan yer tabii ki Tunalı. Beymen'in gelmesinden sonra az da olsa tekrar hareketlenen, Papermoon ile renklenen Tunalı bölgesinde Vakko da çok katlı mağazası ile yerini aldı....
Küçük istanbul diye tabir edilen, 34-06 çekişmesinin en çok yaşandığı Filistin Caddesi'ndeki son durum ise şöyle: Home Store buradaki yerini kapattı ve istanbul bir adım geriye düştü.
Ama yine de zirveye oynayan iki mekan da istanbullu; The House Cafe ve Kitchenette. Özellikle Kitchenette'de hafta sonları yer bulmak imkansız. The House Cafe ise istanbul'daki kimliğinden çok farklı bir biçimde lounge tarzında hizmet veriyor.
arkadaş siz hangi gençlikten bahsediyorsunuz? hadi alışveriş merkezleri tamam da hangi kafadaki gençlik papermoon'da yemeği bıraktım oturup bir şey içiyor? filistin caddesi'ndeki mekanlarda kaç lise, üniversite öğrencisi sürekli yiyip içiyor? hadi yediler bu insanlar ayın devamını nasıl getiriyor? bahsedilen hepi topu bin - iki bin kişilik bir öğrenci grubu. onların da babalarının parası var yiyorlar da gerisi? hani nerde "gençlik"? kaldı ki kitchenette'te iş güç sahibi insanların yemek yediği, hatta azıcık ses yapıldığında da size uyarılar döşedikleri gerçeği var. ayrıca arkadaş park caddesi'ni es geçmiş, olmadı bu bak. oysa gençlik hep orda. hep.
lusindıskayvitdaymınds.
ben gidiyorum.
kendinize iyi bakın. ayakları iyi kollayın zira ankara çok soğuk. aşık olun. çikolata yiyin. bi de beni özleyin mesela bu bi kaç günde. azıcık sevineyim. niye deyin, kaç gündür deyin. yazmadı deyin telaşlanın falan. ne bileyim. dönünce görüşürüz. bi de bana bunu söyleyen adamla dünya evine gireceğim.
kendinize iyi bakın. ayakları iyi kollayın zira ankara çok soğuk. aşık olun. çikolata yiyin. bi de beni özleyin mesela bu bi kaç günde. azıcık sevineyim. niye deyin, kaç gündür deyin. yazmadı deyin telaşlanın falan. ne bileyim. dönünce görüşürüz. bi de bana bunu söyleyen adamla dünya evine gireceğim.
mesela denizden gitsem.
anlıyor musun?
burada ölmek istemezsin, sana biraz bundan bahsedeceğim. burada fazla okursan kitabını yakarlar, burada oruç tutmazsan tekme tokat dalarlar. bakma 'büyükşehir çalışıyor' yalan, burada kent çarpık kentleşir, gecekondunun çocukları köprü üstlerinde dans eder, herkesin acelesi vardır, telefonlar aynı melodiyle çalar ve gökyüzü griyle kahverengi arasına sıkışıp kalmıştır. şehrin sesi yoktur, otobüsler inler, arabalar geçer ve birileri yapay havuzların ışıltılı, müzikli oyalamalarında saatlerini harcar. parklar işsizlerin çöplüğüdür ve bakışlar giysilerini delmek üzere odaklanmıştır, herkes 'yakışıklıdır' ve uzundur seks yapmamıştır. loş yerlerden geçerken dikkat etmek zorundasındır, bir 'yakışıklının' tacizine uğramak an meselesidir ve bağırdığın anda otobüs duraklarında bilinçsizce - belki sarhoş- dilenen kel kafalı adamdan farkın yoktur, korku salarsın, huzur kaçırırsın. oysa memur dediğin soğuğa küfreder, kravat takar, kokar ve asla tepki göstermez, yardım dediğin güzel bir kıça bakar. polis 'uygunsuz oturmaktan' ceza keser, gösterilere müdahale etmeyi beklerken kız keser, copla kafa, biber gazıyla hız keser. yetmezse basınçlı suyla vücudun buz keser. içki yasaklanır, istesem gider on sekizimde silah alırım her dini bütünün bir çıkış yolu vardır. kestaneyle mısır satılır, her bijuterideki küpe aynıdır, bildiri dağıtarak ülke kurtaranlar vardır ve türküler her zaman yanıktır. 413'le eve giderken hep sonrası kalır.
deliklerden bakamıyorum ben. umudumu kaybettim, amacımı kaybettim, bilincimi en çok bir balona bağlayıp gökyüzüne bırakmak isterdim.
bla bla.
battaniye.
daha soğuk olabilir miydi bilmiyorum. şu an bir evsizin titremesi bile olmak istemezdim. evet her zaman başkalarından daha iyi durumda olduğum zamanlar olacak, inancım biraz daha kuvvetli olsaydı tanrı"ya her gün bunun için şükrederdim. yatakta sezen aksu"ya bulanırken bu kadının neler yaşadığının merakı içinde boğuluyorum. yaşamak diyorum, bu kadar yaşayabilmek mümkün mü korkmadan? bir yılı nasıl kapattığımı söylesem gülersin. yaşlandığımda sürekli somurtan kadınlardan olmaktan korkuyorum alt geçitlerin aşırı aydınlığında gözlerimi kısarken. nasıl da kimsenin beni sevmeyeceğinden. şimdilerde bazen isteyerek seçtiğim yalnızlığın nasıl da kıçımda patlayacağından. amacımı kaybetmişim gibi geliyor yine. gerçi kaybetmek diyorum, hiç bulmuş muyum ki? yere basmayan hayallerim olsun istiyorum. hiç mi yok? var. ama düşününce biri donumdan balonlara bağlamış gibi hissetmiyorum. uzak bir ihtimal olmaktan öteye gitmiyor. gözlerim yanıyor. aramın bozulmayacağına inandığım tek şey uyku gibi. fiziksel olarak kaçamıyorsam, gözlerimi kapatıyorum. üzerine aklımda binlerce kez film çektiğim adam da eşlik ediyor bana, eşlik ettiğinden habersiz. haber vereyim diyorum, sırtını dönüyor bana. yani ağlasam abartıyorumdur. hissetmek bu kadar planlı değil. büyüdükçe hissetmenin başına da planı oturtacaksak, klişelerin en güzelini boynuma asmayı planlıyorum: büyümek istemiyorum. doğum günüm de inadına yaklaşıyor.
Kaydol:
Kayıtlar
(
Atom
)

