faranjit

adı faranjit gibi karizmatik olan bi şeyin bi hastalık hem de yutkunmayı ve uyumayı zorlaştıran ve hatta imkansızlaştıran bi hastalık adı olması üzücü değil mi. bugün sayesinde en sessiz günlerimden birini yaşadım. insanları dinledim ve bi şey söylediğimde beni duymadıkları için konuşmaya devam etmeleri üzerine susarken topladığım tüm enerjimle "ya bi şey diyorum" diye bağırdım(!). şimdi de susmaya devam ediyorum.  
ilk yılın sonunda burs almayı hedeflerken tek dersten kaldım galiba ya. yani bildiğin kaldım lan. çalışmama rağmen kalınca çok acayip oluyor. işin daha zavallı yanı acaba yıl sonu notum ne olacak diye lise dahil hiç hesaplama yapmadığımdan şu an notu net olarak hesaplayamıyor olmam. bilmiyorum zira. finalde de not vermeyeceğine o kadar eminim ki o kadının, hüzünleniyorum ya. 3,73 ortalamayla geldiğim yere bak lan.

majesty

insanların susuşlarının hiçbir şey ifade etmediği duygudan yoksun zaman dilimlerinde bile durgunluğun içerisinde bir yerlerde küçücük bir pürüzün huzuru bozduğunu biliyorum. ya öteki türlü? soruyla cevap arasındaki o kocaman boşlukta aklımı yitirebilirim. 

aklım demişken, alnıma umuma açık "lütfen özel hissettiriniz" yazdıracağım.

kaybedeceğin en uçarı şey duyguların olduğunda bir saniye duraklaman olası, ya sonra? öyle ya da böyle o adımı hep atıyor oluyorum. 

yine de, 
bana öyle güzel bakacaksan;
temmuzda romanya'ya gidiyorum. EHEEEY.

kavanozların dibi göründü.

hayatımda sadece bir kişinin ölümüne üzülmüştüm bugüne kadar, benim için dünyadaki en özel insandı çünkü. bugün artık biri daha var, hiç tanımadığım ama kamerasının ardından yarattığı naif dünyaya hayran kaldığım, içimde bi yere dokunmuş olan biri. insanın gözleri tanımadığı birinin ölümü üzerine dolabilirmiş, kalbinde bi yer gerçekten acıyabilirmiş. ankara'yı anlamlı kılan nadir insanlardandın seyfi teoman. içimde, aklımda yarattığın tertemiz dünyanın en güzel yerine yerleştirdim seni. umarım huzurlusundur. 

take it all.

aklıma kazınan çok fazla film repliğine sahip değilim, ama nine'daki şu sahne aklımdan gitmedi hiç. çoğunlukla önemli olan bunu hissettirmeyecek biri oluyor ve çoğunlukla bunu dibine kadar hissediyor oluyorum. teşekkürler lütfen.

bu arada "ğ" oluşumundan ne kadar ankara sakini haberdar bilmem ama, "bloğ" faaliyete geçti ve ben de ilk yazımı yazdım. 

gibime geliyorlar.

güneşli pazarlarda hiçbir şey yapasım gelmiyor. evin içinde, perdelerden sızmaya çalışan güneşin giderek kafamı ağırlaştırmasını bekliyorum yavaşça. pazarları ev çok kalabalık oluyor. kalabalığı kafam kaldırmıyor. bir eve dört kişi çok fazla. kafam. çok ağır. uzakların hesabını kimseden sormuyorum artık. alıştım ve öğrendim özlememesini. daha iyi ne olabilir. daha iyi ne. izlerin hiçbirini hatırlamıyorum. hiçbiri kalıcı değil. çirkinsin. çok fazla çirkin. siniz. sen ve sizler. 
bazen kalbim paramparça elime bırakılmış gibi hissediyorum. aynaya baktığımda gördüğüm yüz ben değil.. onu özlüyorum, onu o kadar özlüyorum ki evin içinde dolanırken kokusu burnuma çarpıyor. geceleri uyuyamı-

değil tabi. beş gündür evden çıkmadım. beş günün dördü hayatımın ilk işini yapmakla ya da daha dürüst olmak gerekirse bi noktadan sonra çuvallamakla geçti. evden çıkasım, yarın teslimini yapmam gereken projeyi çöpe atıp yeniden başlayasım hiç yok; çünkü ciddi anlamda bıktım. insanların yüzünü görmeden geçirdiğim her gün bana iyi geldi. şimdi tekrar aralarına karışmak zor ve yorucu geliyor. onun yerine çok uzun zamandır ertelediğim kitapları okumak, filmleri izlemek, üretmek istiyorum. bıraksalar böyle yaşayabilirim gibi bi süre, hiç zorlanmadan. öte yandan "üretmek" dediğimiz süreç içinde hissettiklerim kendimden şüphe duymama yol açıyor. bi yerden sonra istemiyorum, yeter diyorum, sevmeden yapıyorum. seçtiğim şey gerçekten bana uygun olan mı, yoksa kendimi mi kandırıyorum, başarılı olabilecek miyim geçekten, hiç bilmiyorum.

"mısırlarım kırıldı"

on yıl önce bu zamanlar hayattan nefret ettiğime dair buhranlı cümleler döşüyordum günlüğüme. on yıl sonra evde birkaç aylık bi bebek, iki yaşında bi bebek ve dokuz yaşında bi kız çocuk varken ilk defa gerçekten "evin büyüğü" sıfatının içine dahil olduğumu fark ettim. zamanın hızlı geçiyor olması klişeden öteye geçince bazen korkutucu oluyor. sanki yaşamak istediklerimi o arada kaçırıyormuşum gibi hissediyorum. canım istediğinde gidebilmem için üç yıla daha ihtiyacımın olması sinirimi bozuyor.
ben stresli olduğumda deli gibi kaşınıp kabarıyorum ve bu, hiç hoş değil. ve çenem. ve boynum. kızarık ve kabarık. hoş değil.
bugün ölüyor muyduk tozdan topraktan?
bir insana inanıp güvenme isteğimin içimde debelenerek ölüm kalım savaşı verdiğine dair düşüncelerim giderek pekişiyor.
sonra rüzgar esti. aldırmadım ben. gözlerimi kapatacak kadar saçım bile yok nasılsa. dedim yürü, bu iş böyle olmaz.

insanlar kötü
kötü
tü
tü
ü

ü

dedim. ağladım sonra. uyumazsam ağlarım, bırak uyuyayım diyemedim, sordukça ağladım. burnum çok aktı. mutfağa gizlice sızıp peçetelerden çaldım; çünkü biri ışığı açsa, duramazdım.

bir kelime seçersin, yanına bir iki bir şey eklersin, vursan o kadar acıtmaz, açtığın yarayı dikemezsin.

sonra nasıl durgun. nasıl yatışmış her şey ve o baş ağrısı geçtiğinde nasıl hafif dünya. insanlar nasıl yoklar senin için. nasıl hiç var olmamışlar.

birini, dedim gerçekten eklersem kendime bir gün, belki o zaman. bakışının ardında kaç sen var, bilemem ki.

"Kırılıverir bazen kalbim. Dokunamam bile karşımdakine. Bunca derinden hissedişim, bunca abartışım hayatta “duygu” dediğim ve benim inandığım tek gerçeği, normal mi şimdi? Görmezden gelsen, alttan alsan herkesi. Görmesen, gördüğüne inanmasan, kurmasan kafanda girizgahtan sonra gelebilecek çözülmeyi ve ihtimallerin olmasa hayatta yani geldiği gibi alsan hayatı..niye bu kadar karışık olasın zaten bunca karışıkken hayat? Yalnızlığa mahkumsundur zira duramaz kimse böylesi sorgular gözlerle yanında. Gözlerin açılmak için değil akşam oldu mu kapanmak, uykuya dalmak için değil mi?"
"işte önemli iki takımın maçı var. real madrid, liverpool gibi böyle bayağı büyük iki takımın ama on dört şubata denk geliyor. işte bütün kadınlar sinemaya gidelim, sinemaya gidelim, diye ısrar ediyorlar. sinema salonunda erkekler tabi bi saate bi ekrana bakıyor, gerginler falan derken ışıklar kararıyor ve ekranda maç canlı olarak yayınlanmaya başlıyor. adamların suratını görmeniz lazım tabi. çocuklar gibi mutlular."
'ama işte şimdi elimi dışarı uzattığımda
yağmurun yağıp yağmayacağını kavramak dışında
sana dair hiçbir şey bulamıyor olmam'

http://fizy.com/#s/1air0p

bazı şarkıları dönüp dönüp. yıllar boyu.
şunu düşündüm, öss dönemi kurulan arkadaşlıklar çok farklı kafaların arkadaşlıkları. geçici oluşlarından ya da yüzeysel oluşlarından falan dem vurmuyorum kesinlikle. tersine alabildiğine derin, hemen her konudan uzun konuşmaları kapsayan saatler boyu süren konuşmalar. ortak bi ağırlığı paylaşmak gibi. herkesin aynı ama farklı bi yolda olduğu o iğrenç dönem. hayatın ve yaşamanın tüm anlamlarından sıyrıldığı o dönem. dönüp fotoğraflara bakınca dönüştüğümüz şeye inanamadığımız o dönem. sonra pat diye üniversite ortamına düşüvermemiz. her şeyin iyi gibi gitmesi, her şeyin mükemmel gitmesi, her şeyin boka sarması, her şeyin bok gibi gitmesi ve her şeyin yeniden iyileşmesi. yeniden gülüp, yeniden gülümseyebilmek, yine de devam ettiğini sanıp edememek. neyse ki kendimi uzun süreli iyileşmelere çoktan alıştırmıştım. zaman gerek diyorum kendime, oyalanmaktan vazgeçip tekrar yaşamaya bakana kadar biraz zaman geçmesi gerek.
'öpülüyorum bembeyaz çimlerinde yalnızlığımın
sonsuzluk yarın.'

şu anda essay outline'ı yapmamak için her türlü bahaneye sahibim. yaklaşık olarak bir haftadır okula gidesim gelmiyor ve önümüzdeki aylarda oldukça ihtiyacım olacak olan devamsızlıklarımı çatır çatır harcıyorum. şu anda herkes süregelen tanışıklıkların bir sonucu olarak, belli bir yerde toplanmış, belli bir şeyi bekliyor. bense yavaş yavaş beklemekten vazgeçiyorum; çünkü bazen bir şeylerin birbirleriyle olan uyumsuzluğu ihtimallerin hepsini alnından vuruyor. sosyalleşmenin bir zorunluluk olarak karşıma dikildiği son bir aydır öyle çok konuştum ki ve öyle alıştım ki konuşmaya, duramıyorum. bir kişi dışında herkesle konuşuyorum; ama o bir kişiye gidip söylemek istediklerimi söyleyemiyorum. sözcüklerin geldiği yeri unutuyorum sonra, bir şeylerin içini boşaltmanın sandığımın aksine süreci hızlandırmadığını fark ediyorum. ben buna alışık değilim, ben bu değilim. eksildiğimi hissediyorum.  ve ne zaman belli bir kişiye bir şeyler söylemek istesem karşısında ağlayacağımdan korkuyorum, karşısına çıkmıyorum,  kendimi kendimle oyalamaya çalışmaktan yoruluyorum. bu sefer de olmadı diyemiyorum, bana güvenmesini istediğim insana başaramadığımı söyleyemiyorum. kaygılanmaktan, her bir hücreme kadar planlı programlı davranmak zorunda kaldığım bi hayatta beni kurtaracak şeylerin emrivakiler olduğunu açıklayamıyorum, ağzımı açar açmaz ağlayacağımdan korkuyorum. yaklaşık bir buçuk saat sonra on dokuz oluyorum yine gitmek istiyorum, gidemiyorum.

kulaklıkları takın bi.


bugün kendimden beklemeyeceğim derecede sosyal varlık davranışları gösterdim. sonrasında fena hissettirmedi hani. yine hasta oldum beynim burnumdan akıyor. ödev yapmak yerine şu filmi izledim, iyi ki de izlemişim. bi de şey, bi insan hakkında bildiğiniz ve az kişinin bildiğini (hatta belki de ailesi dışında tek bilenin siz olduğunuzu) düşündüğünüz bi şeyi aslında belli bir kişinin daha biliyor olabileceği ihtimali. 

öldürücü.
ama arkadaşlar iyidir.
kendimi kavanozdaki böcek gibi hissediyorum. sanki hareket edersem kavanoz sahibini güldürürüm; ama sabit kalıp kendi etrafımda küçücük bi alanda hareket edersem, kimse fark etmez. kafamda dönüp duranları savuşturmak için sesli olarak şarkı söylüyorum. oda sessiz kalırsa düşünceler çökelip ayaklarıma dolanıyorlar çünkü. 

suratının tam ortasına doğru "bana ne yaptığının farkında mısın" diye bağırmak istediğimiz insanların yüzde üç buçuğuna bile bunu yapamıyor olmamız ne kadar kötü. dışarıya çıkmaya can atan o yüksek desibelli ses içimde dolanıp duruyor çünkü. kurtulamıyorum dostum. henüz gün geçtikçe ağırlaşmaktan başka bir şey yapmıyor. biliyorum geçecek, ama yine de..
bir buçuk yıl sonra dönüp geldiğim yer aynı.

işbu post tamamiyle "kız blogu" temalıdır.

sanki diğerleri değilmiş gibi.

iç dünyasının hali bir süre sonra kendine baygınlık vermeye başlayan hemen her hemcinsim gibi kendimi kendimle ilgili şeylere verdim ve buna büyük bir adım atarak, evet dostlar büyük bir adım, EYELINER SÜRMEYİ ÖĞRENMEYE KARAR VEREREK başladım. bi akrabamız arabistan'a mı iran'a mı bi yere gitmişti gelirken sağolsun bize sürme getirmiş. tabi o sürme yaklaşık bir yıldır kabında duruyordu ilk denemem pandaya dönüşmemle sonuçlandığı için. neyse efenim derken derken eyeliner gibi bi şeyin varlığı iyiden iyiye kendini hissettirmeye başlayınca "benim neden yok" dedim ve bu büyük adımı attım. ama şöyle bi sorun oluştu, sağ gözüme kendimi şaşırtarak çok şekilli sürebilmişken sol gözüm biri sürekli elime vurmuş gibi oldu. yani.

sonra efendime söyleyim rikaviri sürecinin bir diğer parçası olan alışverişe de gittim tabi ki. TABİ Kİ. kendime ayakkabılarlarlar aldım lakin biraz baharlık olmaları ziyadesiyle üzücü; çünkü hevesini alamamış bir genç kız olarak sabah kalkıp pencereden bakacak ve şunun muhakemesini yapacağım: " hmm. karlar erimiş. hmm. kalın çorap giyerim. hmm. zaten derste olacağım fazla dolaşmam. hmm. bence çamur olmaz neden olsun. hmm. bence olur. hmm. acaba üşür müyüm. amaaaaaaan giyecem."

böyle. ayrıca bir ruja seksen milyon vermeyi ahlaka aykırı bulduğum için aynı tonunu farklı markalarda aradım. aradım. aradım. bulamayacağımı kabullenip farklı bi şey aldım. derkeeeen mac'te neredeyse aynı tonunu bulduk. İYİ Mİ. DEĞİL.

yedi saat sonra kalkıp okula gideceğim. bakıyım. evet. bence de uyuyakalacağım.
bugün sıradan bi soruma aldığım beklendik ama umulmadık bi cevaba karşılık tahmini üniversite hayatımın şekillendirilenden daha farklı olabilme ihtimali bozguna uğradı. böyle oldukça ne hayal kurasım ne başka bi şey yapasım geliyor.

aylar içinde aylar öncesine dönme isteğim çok acıklı oldu.

ve radyolarında gecenin körü çalan şarkılar dışında kendileri dahil bu ülkedeki polislere ait her şeyden nefret ediyorum.
bir insan bir diğerinden kaç türlü uzak kalabilir. bir insan bir diğerinden kaç türlü uzaklaşabilir. sorduğum sorular kaç türlü cevapsız kalabilir ve kaç öğün atlanabilir uzaklaşmak için uzaklığından. kaç kere aynı soruyu sorabilirim, kaç kere aynı yerde boğazımda kalır yemek ve kaç kere ısırmakla ısırmamak arası bir ekmeği seni düşünebilirim. kaç kez olayların nedenini nasılını aynı kişiye anlatabilirim. kaç türlü telefona bakabilirim, geceyi kaç kez bölebilirim hiçbir arama görmeden ve kaç kez kaç türlü yatakta dönebilirim. kaç kez gözlerim dolabilir aynı yerde tökezlediğimde ve kaç defa aynı yerden geçebilirim. 

etrafında dolanıp durduğum hep aynı.
çok fazla düşünmenin hayatım ve kendim üzerine takıntılar ya da yolumun üzerinde oradan hiç oynamayacakmış ağırlığında kütleler yaratmaktan başka bi şeye yaradığını henüz görmedim. yine de bu kadar düşünmenin bazen görmek istemediğim şeyleri gözüme sokup sokmadığından emin olamıyorum. 

bi şeylerin iyi olması ya da iyiymiş gibi görünmesi için alttan aldığımız şeyler... önünde sonunda kendimizi aslında o kadar da önemli olmadığına inandırdığımız şeyler. zamana bırakırsak düzeleceğine inandığımız şeyler. birikenleri görmezden gelmeye çalıştığımız zamanlar. inat ve ısrarla kapanmayan o bavulun üstünde tepinmemiz. 

çevremdeki bi kaç arkadaşım olmasa bazen içine düşmeye başladığım şeyden hiçbir şekilde çıkamazmışım  gibi geliyor. insanın kendi kendini yiyebilme becerisi takdire şayan bir şey aslında, düşününce.

neyse ki sabaha karşı su saatte konuştuğumuz süre boyunca sırıttığım insanlara sahibim. neyse ki. 

biri kafamın çalışma şeklini hale yola koysa ben uyurken, çok iyi olacak. biraz rahatlık lan. biraz umursamazlık, tek istediğim bu. ah, bi de mümkünse okulda bi arkadaş. hani. mümkünse.

sandalye.

dedim tatilde boş durmayayım beynim az buçuk sanatsal mevzulara yönelsin, kavramsal sanatla ilgili bi kitap aldım kütüphaneden onu okuyorum. garibime giden bi şey öğrendim buraya da yazayım anı falan olsun ne bileyim.

şimdi joseph kosuth adlı bir amcamızın one and three chairs diye bir eseri (?) var ki kendisi şu oluyor:


sanatçı kişinin kendi söylediğine göre sandalyenin sergilendiği yer değiştikçe fotoğrafın da değişmesi gerekliliği, buna rağmen fikrin hep sabit kalması ve formun önemli olmaması durumu hoşuna gitmiş. bi nevi rene magritte'teki ceci n'est pas une pipe durumu mevcut. yani yine formun tanımlanması ve "gerçek" olanının bu tanıma göre şekillenmesi veya şekillenememesi durumu ve fikrin olayın temeli olması.

ama asıl beni eğlendiren kısmı bunun müzede saklanması; çünkü o zamana kadar kavramsal sanat diye bi mevzu olmadığından bu tür eserlerin saklanabileceği özel bi bölüm yok. dolayısıyla kosuth'un eseri sandalye dizayn bölümü'nde, fotoğraf fotoğraf bölümü'nde ve sözlük tanımı da kütüphanede olmak üzere saklanıyor. yani adamlar eseri saklamanın yolunu onu "parçalamakta" buluyorlar.

bu da böyle bir şeydi. 
şu anda aylardır ebedi yerim olan yataktan kıçımı kaldırıp kaloriferin önüne yani yere konuşlanmış bulunduğum için bile şampanya patlatabilirim; çünkü dostum yer değiştirmek, büyük bir şeydir. günlerdir tadını aldığım tek şey olan kabak tatlısını gerçekten ama GERÇEKTEN yiyebiliyor olmam da ayrı mevzu tabi. sonuçta, boku yemişsen yemişsindir. daha ne kadar kendimi kör kuyularda ışıksız bırakacağımı düşünmek istemiyorum. yani hayat devam ediyor. bi şekilde ediyor. 

hayatımın okul olmayınca büyük bi amaçsızlık içine düştüğünü fark ettim. bu bir şey yapacak kadar donanıma sahip olmamak ve aslında ne yapmak istediğini de bilmemek oluyor aynı zamanda. kendimi okuldan mezun olurken hayal ettiğimde heyecanlanıyorum, hayatım hep istediğim gibi olacak çünkü. öyle ya da böyle bu şehirden kalkıp gideceğim. yol beni nereye götürecek bilmiyorum ama muhtemelen yine gittiğim yere doğru yol alırken şerit çizgilerinin bi anda belirip, sanki biri çiziyormuş gibi kısa bi an uzayıp sonra aniden kaybolmasını izleyeceğim. asfaltın hızla akışı beni uzun süre oyalayacak. içimdeki heyecanı bastırmakla uğraşmayacağım. ayaklarım yere bastığında da derin bi nefes alıp gülümseyeceğim.
gözaltlarıma, düşüncelerime, mide bulantılarıma çaylar demliyorum. seni seviyorum, olay çokça bundan ibaret.
elimde olsa kafamın içine elimi sokar sana dair kaygılanmama sebep olan her bir hücreyi avuçlar atardım. ben kendimden kaçmak için uyumaya mecbur muyum? ben senden kaçmak için sen yokmuşsun gibi yapmayı öğrenmeye mecbur muyum? 
şu an bu ev çok sessiz. eşyalar varlıklarıyla hiçbir şey ifade etmiyorlar. arka fonda benimle birlikte nefes alan saat tik takları var. puding puding gibi tatmıyor. uyuduğum şeyin uyku olduğundan gün geçtikçe daha çok şüphe ediyorum. huzursuzum. üşüyorum ve susamıyorum. az önce dışarıda ambulans sesi vardı. şu an odamda olmayı çok isterdim.

bazı sahneler #1


bu bendeki tövbe estağfurullah hali ne yapacağız ya. ortada proje yok. sunum kartonunu hazırlarken yamuk yapıştırıyorum, boya dağılıyor ley leey deyip geçiyorum ve yarın proje teslimim var. bu rahat tavırlar sabaha doğru bir yanımdan girecek ama hadi hayırlısı.

ya da dün.

bugün on beş saat uyudum ve yedi saat sevgilimden haber alamadım. beş duyu organımdan biri olan burnum bugün benimle dalga geçmek konusunda ısrarcı. ortamda bulunmayan güzel kokuları koklayıp durdum. yapışkan insanlardan ve beklenti yaratmaktan nefret ediyorum. sevgilim sarhoşken gelen ağlama isteğimiyse kendime açıklamakla uzaktan yakından alakam yok. şu an ağzımda kan tadı var. kafam oldukça ağır. zaman genleşiyor. gibi. 

ankara'da popo kesici bir soğuk ve önümde ne yapacağıma hala karar vermediğim bir proje teslimi var. finaller de cabası. cabası. tumblr'da da belirttiğim gibi, olmadığınız şeyleri kafanızdan aşağıya kılıf olarak geçirmeyin, avam duruyor, olmuyor ve fark ediyorum. yapmayın. kitap okumuyorsanız, okumuyorsunuzdur. bu işler alıntı çalmakla olmuyor be.
hayatımda olup biten hiçbir şey şu şehirden nefret ediyor oluşumu değiştirmiyor. insanların, olayların bi şehri sevmeye yetebileceğine inanmıyorum. bitip gitmesini beklediğim hayatımdaki dört yıl. dört saçma sapan yıl. soğuğu ayrı sıcağı ayrı nefret ettiren şehirde dört harcanmış yıl. sanki şimdiye kadar olanlar yetmemiş gibi.

inancım olmadığı anları üfleyip dağıtmak imkansız. geriye dönüp kapımı tekrar kapamak istiyorum bazen. sessizliğinde asılı kalmak. 

yaşıyoruz işte'li günler silsilesi.
bi durum var, adına "film izleyip kitap okumak istemek ama bir türlü yapamamak" deniyor. lanedossun.

2012'den essay'lerimi yazacak bir kul diliyorum.

humçik.


cuma günü "ben pazar niye kütüphaneye gidecektim ya" diye düşündüm. sonra cevap veremeyince aklımdan çıkarmışım. efendime söyleyim hafta sonum böyle bi rahat dertsiz tasasız geçti. sonra okula gittim bugün. günün son dersinde öğrenmiyim mi ki 50x70 karton hazırlanacak üç boyutlu proje için. bulunan fikirler ilham kaynaklarıyla birlikte yazılacak falan. DEDİM Kİ "ŞAKA MI LAN." değilmiş. neyse haldır haldır kütüphaneye gidip on civarında görsel buldum. sonra onları dolaba astım şekil 1a:

  

maksat ilham alayım bakıp bakıp. derken internete girmeyim mi. işte ondan sonraa oldu mu saat bir ortada hala hiçbir şey yok. evrene yukarıdaki surat ifademi yolluyorum. ha bi de siz siz olun heves kıran olmayın, özellikle de sevgilinize karşı. etkisi on kat oluyor çünkü.

oğlum şaka mı lan?

emekli milletvekillerinin yeni maaşı son yapılan zamla birlikte 8 bin lira oldu. oturuyorsunuz lan. yani. OTURUYORSUNUZ. pierre cardin donlarınız mı eskiyor nedir. hakikaten adalet diye bir şey var mı lan. vay arkadaş. hadi bu dünyayı geçtim de (zira göremiyoruz), sevgili tanrı, orda durumlar nası?

helelelelelelelele.



yarın art and culture hocasının ısmarladığı üç boyutlu hugo'ya gidiyorum. zira derste onları okumuştuk. saçımı  ASİ-METRİK kestirdim. ama hepsini sol taraf gibi kısa kestiresim de yok değil. VAR. evde jöle aradım üç yıl sonra. yokmuş. kuafördeki çocuk yarım saat bir karışlık saçımı yıkadı. ayıptır. sanki üç aydır banyo yapmıyormuşum gibi. başka da diyecek bir şeyim yok. bu aralar cümleler çok kesat. la roux dinleyin.

video killed the radio star.


çünkü bazen belki de her şeye "sıçayım ya" diyerek başlamak ya da gün boyu somurtmak istiyorum. nedenli ya da nedensiz. 

uyak severim. haydi.
diyeceğim odur ki hayatınızda değerli olarak gördüğünüz şeyleri onları umursamaz duruma gelecek kadar ertelemeyin. çünkü umursamazlık iki taraf için de kırıcı. çünkü bir şeyler değişirken acı veriyor.

ben iyiyim. siz nasılsınız?



"Sanatımı Serbest Bırak" projesi, sanatın ve sanatçının üstündeki, her geçen gün artan baskıyı gözler önüne sermek ve sanatçıların, seçmiş oldukları bu yolda, karşılaştıkları engelleri görsel bir dille anlatmak amacıyla oluşturulmuş bir fotoğraf ve video projesidir.

beş saattir erteliyorum.

en son dolapta mandalina buldum.
işbu fotoğraf çok sevdiğim bi hatuna ithaf edilmiştir....
Wave / Ocean / Beach / Photography

bi şeylerin beni kırılganlaştırmasına izin vermedikçe mutlu olamıyorum blog. kırılınca da aynı boku yemişlik kaldığı yerin daha da altından devam ediyor. elimde olsa kendimi bi kutuya koyup en yakın okyanus kenarına postalardım. 
geçen gün art and culture'da olay çıkaran kız bugün de computing'de gaza geldi. ahahaha. hatun kişinin biri hocaya ödev hakkında soru sordu, hoca da o sırada derse başladığından klasik hoca tavrıyla "sırası mı şimdi? ne alakası var şimdi?" gibi manasız soruları sıraladı. kızcağız neye uğradığını şaşırdı tabi. neyse efenim tam dedik hoca yine bi yerlere uçmuş, bizimki atladı "arkadaşımız soru soruyo niye cevap vermiyosunuz? cevap vermek zorundasınız. kendinizi ne sanıyosunuz?" diyerek. hoca da bi şeyler dedi (şu an hatırlayamıyorum çünkü ikinci bi şok geçirdim bununla) bu gerizekalı da "mnömnönmninimi" diyerek hocanın taklidini yaptı gözünün içine baka baka. hoca da "bu disiplin suçu yalnız. çık dışarı." dedi. bu da "çıkmıycam önce quizime giricem sonra çıkıcam."dedi. hoca da "quiz üçüncü ders o zaman gelirsin çık dışarı." diyerek son noktayı koydu. sonra bu mal arkadaşımız ortamı terk edince olay bize patladı. adam saydı bi güzel, gerildi yine hava falan. kalacak o olacak en sonunda lan. çok değişik kafalar bunlar. ilginç. neyse içimde kalmasın anlatayım dedim. atraksiyon doluyuz. 

bi de bugünlerde okulda çok fazla gerzek kız görmeye başladım, bilhassa servis ve kütüphane kafesinde. böyle incecik ses, saçma salak cümleler, tuhaf hareketler falan. servisteki kızlardan biri oturduğu yerde ayağını yere vurarak ve kikirdeyerek gülme becerisi gösterdi mesela yol boyu, bir değil iki değil. yanındaki zekasızla kulaklık falan paylaşmışlardı. ayrıca bu tiplerin bi de ortak bir aktivitesi var ki o da şu: dokunmatik telefondan facebook fotoğraflarına bakarak dedikodu yapmak. hiç sekmiyor.

ayrıcaaa bilet aldım 23'ünde annem yokken çok güleriz'e gidiyorum. görüp iç geçirdiğim oyunun festivalle ayağıma gelmesi çok şık oldu. 
her yerde benzer fotoğraflar görmenin "kusma" evresine gelmiş bulunmaktayım sanırım. hayattan minik kareler tadındaki fotoğraflarda arka fonda güzel kumaştan bolca bi bluzla poz vermiş kupalı/kitaplı/kedili/ojeli kızlardan BIKTIM LAN. ve şu var ki. gözüm ister istemez bu "eğitimi" ala ala bunları olması gerekenmiş gibi algılıyor. bu kızı yeniden büyütmeliyim, kor ateşlerde yürütmeliyim. görsel hafızamın yeniden yapılandırılmaya ihtiyacı var. evde ne zaman bu kadar fazla zaman geçirsem geçen yılın buhranlı günlerine dönüyorum. üzerimde test çözme zorunluluğunun o iğrenç huzursuzluğu dolanıyor. hala geçmemiş. hala arkadaşlarımın istanbul'da çekilmiş fotoğraflarını görünce üzülüyorum, o da hala geçmemiş.

bi de geçen in time'a gittik. şu bahsettiğim şey değil mi lan. allaaşkına bi bakın. ersincim sen yanlış yerdesin bi koşu holivuda gitsen köşeyi döneceksin.

beynimin içiyle fazla baş başa kaldığım bi başka günden daha selam ederim. gideyim de sketch yapayım.
ben her yerde bunu görmek zorunda mıyım lan. hangi siteye girsem bu. nası bi paradır arkadaş internette reklam vermedik yer bırakmamışsınız.


bu bayramda gördük ki aile bireyleri olarak evde belli saatlerden fazla görüşmemiz ilişkilerimizi zedeliyor. onu geçtim bu yalnızlık mevzuu genetik herhalde. hiçbir allahın kulu eve uğramadığı gibi hiçbir allahın kuluna da biz gitmedik bayram ziyareti münasebetiyle. bildiğin yayılmış oturuyoruz. ondan sonra da babamın vay efendim bayramımı kutlamadılar diye bozulması insanı karmaşık düşünce sarmallarına atıyor. ha yalandan yalandan iki çikolata yemeye gelen akrabaları zaten görmek istemem orası ayrı da bi iki kuzen göreydik fena olmazdı bu bayram. bi istanbul yapaydık falan. ama yok. ailecek gerginiz çünkü. baş sebep de tabi ki ben. neden? ÇÜNKÜ EVE GEÇ GELDİM DOSTUM. EVE GEÇ GELDİM LAAAAAAAAAAAN. 

bazı şeyleri aklım fikrim almıyor ya.




efkârın a'sı.

zaman geçtikçe üzerini toz toprak kaplamış olan o yolun başlangıcındaki bulanık anıyı daha güzel kelimelere böldükçe en derin nefesi de alabilirsin. mümkün yani böyle bir şey. bi şarkıyla kafandan vurulmuş olmak gibi bi bi bi bi bi. hadi canım o da düşünüyor mu? belkilerden bir çelenk. devam etmeye çalışmaklar çabasında boğulmak istemedikliğim çok fena açık pasparlak ortada. kendime kendimi anlatamıyorum. uzanamadığından değil. bu bir bir bir şeyler. özel. kelimeleri yuttukça güzelleşen bir şeyler varsa, hoppaaa çok fena sıçtın dostum. hem o çocuk yarın sana bakıp gülümseyecek. ne diyeceksin? bilemiyorum çünkü rakı dedim, dedim yani. çok içermişim gibi. güldüm de. gülmedim değil. beni bırakalım. bir köşeye koyalım desem, kendim kendimi bırakamıyor. mutsuzluğumu kırışmaması için evden çıkarken güzelce dolabıma asıyorum.

çok da umrum vol. 2

fena olmadı gibi. ama bilemiyorum. uhuyla ilişkimize bi süre ara verdiğimize memnunum.

çok da umrum

adlı eserimin taslağına hep birlikte bakalım:

bazılarımız orada dynamic ve balanced bir şeyler görüyor olabilir. mühim olan hocanın görmesi - which is ay em very şüpheli about. şimdi bunları kartondan kesip kartona yapıştıracağım. zira haftalardır hayatım bundan ibaret. 

dün art and culture dersinde çok acayip şeyler oldu. sınıfta kızın biri hoca düğün fotoğrafçılığından bahsederken söz alıp bu dersin daha ne kadar bu şekilde gideceğini, hiçbir şey anlamadığını, DERSİN ÇOK FİLOZOFİK OLDUĞUNU, hocanın bu zamana kadar slayt hazırlamayla ilgili bi kursa gidip gitmediğini, slaytta bu kadar yazı olmasının doğru olmadığını, accık da resim eklemesi gerektiğini söyledi. daha başka şeyler de sarf etti kendisi ama ben o sırada şok geçirdiğimden oralar aklımda kalmamış. hoca önce sakin bi şekilde cevap verdi ama bahsi geçen şahıs aynı tarzda cümle israfı yapmaya devam edince -ki ben de tam o sırada içimden "hala sakin, hala sakin, hala sakin lan!" diyordum- titreyerek üniversiteden kendisinin ne beklediğini bilemeyeceğini ama burada işlerin böyle yürüdüğünü, üniversitenin felsefenin tam da yeri olduğunu ve dahasını bağırarak söyledi. ha bana kalırsa sesi şok geçirmesi sebebiyle hala kısık çıkıyordu orası ayrı. tabi ki olay üzerine ders erken bitti ve ben de dönüş yolunda sınıfımızdaki kenyalı hatun kişiyle konuşma fırsatı yakalamış oldum. her ne kadar hoca onun da anlaması için ingilizce cevap vermiş olsa da bahsi geçen gerizekalının ingilizcesi yetersiz kaldığından asıl olayı anlayamamıştı tabisi sevgili kenyalı. kendisiyle konuşmam çok acayip bir olay bu arada çünkü hatunla kimse konuşamıyor. birincisi hatun kendi halinde, ikincisi aksanının olayı zora sokması. dediklerinin yüzde yetmişini algılayabildim ben mesela. bazı yerlerde gülüp, yees dedim, çok anlamışım gibi. ama daha da ilginci evli olmasıydı lan. hatta kocası yüzünden buraya gelmiş ve on yıl kalacaklarmış. ama neden geldikleri kısmı işte o yüzde otuzun içinde kaldı dostlar. ayrıca ilk ankara'nın yerine baktığında afganistan ve iran gördüğü için yakınlarda acayip korkmuş. ya da ben öyle anladım. okeeey. fine. see you later. bikoooz "what can i do sometimes?"
içmeden sarhoş olup salak salak güldüğüm o günlere ihtiyacım var. belki ülke olarak ihtiyacımız var. anneme de sorsan "iyi anneyimdir." diyecek. aile kavramı ne tuhaf. belirli bi yaşa gelebilmek için başkasının doğrusuyla yaşamak. uyumlu olmak zorunluluğu. sırf bu yüzden bazen distopya diye nitelendirdiğimiz o dünyaların arada bağ olmadan yarattıkları aile kavramına o kadar da olumsuz yaklaşmayasım geliyor.

düşünmek zorunda bırakıldığımız o kadar fazla şey var ki bir zaman sonra şuursuzlaşıyor olmamıza şaşmamak lazım. şuursuzluğun umursamazlığı getiriyor oluşuysa koca bir kütle olarak midemde oturuyor. ileride fahrenheit 451'daki topluma dönüşmememiz için hiçbir neden yok. acaba gelir dağılımı eşit olsaydı bile barış diye bir şey olur muydu?

retorik sorular en azından beyni oyalıyor. üstelik annem de benden daha hümanist değil. hem hümanistlik büyümekle ters orantılı.

benim aklım alıyor. ne kadar 'faşist' görüşlere sahip olduğumuzu da, dar görüşlü olduğumuzu da, kanıksamış olduğumuzu da... hepsini alıyor aklım. şaşırmıyorum. "burası türkiye!" olduğu için değil, sadece şaşırmıyorum işte. belki de değişimin hızından. yarın tutuklamalar olur, ne bileyim yasa değişir, mecliste kavga çıkar. değişir ya. gündem değişir.
hayatta kendinize yapabileceğiniz en kötü şeylerden biri de küçüklükten itibaren bir bakıma başarılı olmanız. bir bakıma başarılı olmanız diyorum çünkü "çok başarılı" olursanız kendinize kötülük yapmış olmazsınız. ama "bir bakıma başarılı" olmak ileriki yıllarda poponuzla yazı yazsanız bile ailenizin tatmin olmamasından başka hiçbir boka yaramıyor. yaptığınız hiç ama hiçbir şeye övgü falan almıyorsunuz. "güzel" kelimesinin size hissettirdiği hiçbir şey olmuyor. birkaç saniyelik ilgi ve sonrasında koca bir hiç. dört ay sonra on dokuz oluyorum. on sekiz olunca hayatımda hiçbir şey değişmedi belki on dokuzumda değişir, bilemiyorum.  

annemle çoktan yapılıp bitmiş olması gereken kavgaları üniversite hayatımda yaşıyor olmaktan mutsuzum. ailemle yaşamaktan mutsuzum. aileme bağımlı olmaktan mutsuzum. siktiğimin şehrinde kalmış olmaktan mutsuzum. geriye dönüp baktığımda elimde koca bir hiç olmasından mutsuzum. insan ne için yaşar, hiç anlamıyorum.

bir puding değil.

gözlüğüm yamuldu. istediğim gözlük çerçevesi accayip olmasa da biraz pahalı. hayatım babamın kazaklarını giymekle giymemek arasında bir yerlerde sürünüyor. ya da sürünen sadece ben de olabilirim. o kısımdan emin değilim. bu saatte uyanığım çünkü bu saatte uyanık olmayı ve sonra sabah serviste ağzım açık uyumayı çok seviyorum. öğlen eve gelince önceki günün uykusuzluğuyla uyudum ve projemle essay'im şu saatlere kaldı. projeyi bitirdim. essay'in ise allah belasını versin. cansız varlıklara beddua etmek yeni alışkanlıklarımdan. başka alışkanlıklarım da var; ama söylemem. bugün ağzı olan konuştu. birinci twitter savaşı çıkacak diye çok korktum blog. ama çıkmadı. oje falan sürüyorum ben. haber izlemiyorum mesela. sağduyulu medya beni çok üzüyor blog. sabahları çok üşüyorum. sabahları çok trafik oluyor. sabahları ve akşamları otomobil sahibi herkesten nefret ediyorum. öğlenleri ise yanımda para olmadan emniyete gidip ehliyet almaya çalışıyorum. sürücü kursu sahibiyle bir türlü seviyeli bir ilişki kuramıyoruz; çünkü ben hep çemkiriyorum blog. hep. 

yuvarlanıp gidiyorum blog. evet. üç aydır biriken statik enerjim meğer bunun içinmiş. ne oluyor pek anlayamıyorum. bazı insanlara elimi uzatsam tutarlar gibi. uzatmak istiyor muyum blog? saçlarımı diyorum uzatmak istiyor muyum? efendim? ne dedin? kim.
sen o kadar uğraş a4 kes. sonra yanlış yapıştır kartonlar rezil olsun. evde başka karton kalmasın. pazartesi akşamına yine iş kalsın. ÇILDIRACAĞIM O OLACAK. bir de karşı cinsin herhangi bir ferdine sinirlenince   kalanına da her an tavır yapma halinde olmam konusunda çeşitli teoriler üret-miyorum tabi ki. yine de ilginç. yine de değişik. 

eğlenceli geçen bi kutlamanın yine de en güzel yanı yağmur ön cama vururken ikimiz de geçici sağırlık yaşasak da güzel bi sohbet ve hafif bi müzikle içi tahminimden de güzel olan biri tarafından eve bırakılmak.

bugün, güzel.di.
hislerimin hatrı sayılır bir bölümü taslaklarda saklanıyor. söyle-ye-miyorum. başka ülkelerde nasıl oluyor bilmem ama ekin cumhuriyetinde bir insanı özlemekle başlıyor her şey, burası kesin. ve üstelik ben o mavi gözlü çocuğu dün otobüste ikinci kez gördüm.

olamaz mı, olabilir.
sevgili blog,

az önce birini doğramış gibi görünmem tamamen iki günlük uykusuzluğumla alakalı. bir bıçık saat sonra kalkıp okula gideceğim. relaks relaks ödev yapmam bi yerlerde bayılıp kalmama sebep olacak bir gün ama hangi gün. bir bıçık sayfa olması makul olan şeyi beş sayfa yazdım; çünkü mevzu bir zamanlar anadolu'da. ne yapayım yani. hı bir de allah sabah derslerinin belasını versin. diyeceklerim bu kadar.
bay.

yalnız olduğunuz kadar gerizekalısınız da.

hayatımın her yeni döneminde yalnız kalmış veya kalma tehlikesi geçirmiş bir insan oldum. sanıyorum ki olmaya da devam edeceğim. ilkokuldan ortaokula geçerken yine paçayı sıyırmıştım ama lisede kıç üstü oturmam uzun sürmemişti. lise birden ikiye geçtiğimde bir kez daha ve ikiden üçe geçtiğimde de bir kez daha çok şık bir şekilde yalnız kalmıştım. hatta son sınıfta dershane maceram bile ayrı bir yalnızlıklar silsilesiydi. kafa dengim olan insanlar hiçbir zaman için rutinimdeki yerlerde olmadılar çünkü. hep uzakta farklı okullarda farklı şehirlerde oldular. şimdi de yine yeni bir dönemde yalnızım. okulda hazırlıktan olanlar ve diğerleri arkadaş gruplarıyla, yurtta kalanlar ve diğerleri arkadaş grupları toplaşınca geriye ben ve benim gibi bir avuç insan kalıyoruz. ve ben çok akıllı bir insan olduğum için de çıkan birkaç fırsattan kaçıyor ya da reddediyorum. (neden? çünkü hanfendinin keyfinin kahyası insanlar değil onlar. sıkılacak, biliyor.) tamam sınıfımdaki insanlarla iletişim kurup gayet muhabbet de edebiliyorum; ama o kadar utanarak yapıyorum ki bunu konuşma bittikten sonra kafamdan sekiz bin beş yüz adet düşünce geçiyor. sosyalleşmenin utanılacak bir şey olduğu kafama hangi ara kazınmış gerçekten bilmiyorum. ama bazen gerçekten kaygılarımdan, detaycılığımdan, sürekli bi sonrasını düşünen yapımdan bıkıyorum.

zor dostum zor.

ankara'yı sevemediğim bir gerçek.

devran dönecekse gidemediğim festival ve konserler için dönsün lan. çok üzülüyorum.
şimdi. geçen art and culture dersinde fırfırlı gömleklerin giyildiği döneme ait bi resme klasik sanat tarihçilerinin yaptığı yorumları okudu pek sevgili hocamız sonra da olayın nasıl abartıldığını açıklayan bi takım cümleler kurdu. yani mesela işte efenim resimdeki hatunlar karanlığın içinden bir ay gibi parıldayarak aydınlanmanın hede hödösünü sembolize ederler'den girip adamın aslında oduna ve yemeğe ihtiyacı varmış resimlerini yapmış'tan çıktık. aklıma ışık hızıyla kafka'nın kitapları geldi. kendisini küçümsediğimden, entellerin yazarı o yeaa diye düşündüğümden falan değil; ama kitaptaki her bir ayrıntıdan bir yerlere varılıyor olması bende de adamın sadece yazası gelmiş yazmış fikrini uyandırıyor.du. ama bir türlü söyleyemiyordum. sonra da vazgeçmiştim zaten. lakin o gün öyle bi konu denk gelince sınıfta yine bu düşünceye sardırmaktan kendimi alamadım. arayınca bulmak diye bir mevzu var neticede yahu. kullandığı kelime sayısından tut da ne bileyim virgülüne kadar anlam çıkarabilirsin çok istersen. ki dönüşüm'ü okuduğumuz dönemde bir onu yapmadığımız kalmıştı.  

bugün bir zamanlar anadolu'da'ya gittik; çünkü ders için üzerine yazı yazmam gerekiyor. nuri bey bizleri gene şaşırtmadı tabisi. yine de hala o birkaç dakikalık sabit görüntülere alışamadığımı görmek üzücü oldu; çünkü onları izlemekten sıkıldığım o anda yönetmenin vermek istediği duygudan da koptuğumu düşünüyorum. ama olmuyor arkadaş. bir yerden sonra olmuyor yani. "eee" diyorum. istemsiz diyorum. ayrıca ee şey, aramızda kalsın ama bitiş sahnesinde de tam "eee"liyordum ki film sona erdi. kendi kendime utanmadım değil. yine de adam yapıyor mu yapıyor.

yarın milyonlarca yapmam gereken şey var. keşke hafta sonları üç gün olsa. 

yeterince şikayet ettim.

summergirl 2

okul bir yorucu bir yorucu. hocaları dinlerken yoruluyorum. özellikle introdakşın tu kominikeyşın end dizayn dersinde ve introdakşın tu kompüting'de beynim akıyor. daha uzun isimli olan derste astığımız on beş piroce üzerinden kritik yapıyor hoca ama böyle bi şey yok yani. üç saat konuşuyor lan. ayrıca ilk beş piroce üzerinde o kadar AMA O KADAR uzun konuşuyor ki hani kağıtlar kağıtlıklarından utanıyorlar artık. dahası son beş altı piroceye geldiğinde bi sonraki pirocenin kağıtlarını dağıtmak ve açıklama yapabilmek için hız yapıyor ve güme gidiyor o kağıtlar da. evet canım. benimki de güme gitti. ha zaten hiçbir yanını doğru düzgün yapamamışım orası ayrı. yalnız en çok neye üzülüyorum biliyor musun? yaklaşık sekiz saatimi falan harcıyorum ve sonunda elde ettiğim kocaman bi hiç oluyor. daha da kötüsü derste kalacağım diye paniklemek falan şöyle bi yana dursun, benden hiçbir bok olmayacak özgüvensizliği yeşermeye başlıyor yavaştan insanın içinde. 

bi başka mevzu da para. su gibi akıyor arkadaş, algılayamıyorum. yaptığım tek şeyin sabah açlıktan ölmemek için bi poğaça veya sandviç, öğlen de yemek yemek olmasına rağmen. ha bir de malzeme mevzusu var gerçi. kartonlara doyamadık. sonra tek sosyalleşme fırsatı olan on dakikalık aralarda her bir allahın kulu sigara içtiğinden saçlarım iğrenç oluyor. fakülte binası zaten ortama en uzak bina. ortam da iktisat binası bu arada. zira önünden kalabalık eksik olmuyor. ayrıca binanın iki yapıyı bağlayan yerinde bir giriş var, mübarek vadi. nasıl esiyor kapının önü anlatamam. esmeyince de donuyoruz. dönüş desen ayrı işkence. 17:40'tan sonra biterse ders o iğrenç trafiğe kalıyorum ve sabah on beş dakika olan yol oluyor sana kırk dakika. ne bileyim ya. üniversite falan. biz yanlış gelmişiz galiba. 

şu yukarıdaki fotoğrafta kızın arkasında gördüğünüz bitki var ya. hah işte nasıl arı çekiyor. nasıl arı çekiyor. akıllara zarar. yemek yerken de arılarla savaş halinde yiyoruz zaten. ağzıma girecek diye çok korkuyorum.

sakin kalanları içine alandır.

dövme üzerine düşünmenin ötesine geçtim. aklımda bi şey tasarladım. rengine karar verdim şöyle böyle. hatta bi kaç tane yaptırmayı planladım kafamda. falan. fazla düşündüğüm şeyleri bazen yaptım sanıyorum. saçlarımın daha fazla salındığı döneme ait son vesikalıkları bulamıyorum. arayana kadar hep gözümün önündeydi oysa. bugün fotokopiye çok acayip para verdim. içime oturdu. bazı şeylere verdiğim para içime oturuyor. otobüs de buna dahil. su da, çay da. 
amaçları kendimiz yaratıp amaçsızlığımızı örtbas etmeye çalışıyoruz. bir amaç yok. bir amaç, hiç olmadı. ev çok soğuk. kaloriferle verdiğimiz savaş hep bir fazlasını alabilmek için. camları niye açıyoruz bilmiyorum. gökyüzünden kendi isteğimizle kaçmışken bir parçasını istememiz neden, bilmiyorum. bir parça gök, bir parça su, bir uçurtma.

bir şey hep eksik kalıyor.

sakin, dağılmıştır. sakin bizle birlikte, bizi daha da dağıtarak dağılmıştır. sakin'in hayatıma girişi ağır olmuştur. çıkışında kördüm, içimde bir dal parçasının kırık sesi yankılandı. inkar etmedim. 

i ran away with my imagination

kendim olmaktan yoruluyorum. bu kadar kolay kırık dökük kalmaktan da. bazı şarkılar gerçekten on sekiz buçuk(!) yıllık hayatımın özeti. tüm sabahlar da içimin. ben belki o hayalimin içine hiçbir zaman kimseyi almayacağım. 

zaten, kimsesiz hayaller kurmayı hep sevdim. balonla beş hafta kaçsam yanıma uçurtmamı alırdım. ensem üşüyor. saçım kısa. 

su, şapka ve kar. 
bölüm o kadar güzel ki. daha ikinci günden güzel yani. ders içeriklerini hocaların ağzından duyunca resmen heyecanlanıyorum. ilk ödevi verdiler diye mutluluktan çıldırmak üzereyim. çok güzel ya. ÇOK. kendime küçük olması gereken a4 boyutunda bi sketchbook aldım; çünkü sayfaların rengi harikaydı. soonnraaa günün en büyük katkısı vellum'un aydınger kağıdı anlamına geldiğini öğrenmem. dhfghhgjg. bi de ödev için "başarılı olmuş" bi dergi almam gerekiyordu, ordaki reklamlardan birini seçip üzerine çeşitli şeyler yapmam gerekiyor çünkü, düşündüm taşındım öyle cafcaflı reklamlar kadın dergilerinde olur. ama d&r'dan kadın dergisi alırken ne kadar utandığımı anlatamam. (bi kız olarak boxer alsam daha az utanırdım herhalde. evet tepkim manasız ama oluyor, oldu. napalım.) hayır asıl anlamadığım 30 MİLYONA İTHAL DERGİ VAR. şaka mısınız. yabancılar alıyorsa da yazık yedikleri kazığın farkındalar mı acaba. ayrıca vogue aradım. türkiye şeysini. BİR ADET BİLE YOKTU. arkadaş bu kadar fazla okuyorsanız sokakta gördüklerim neler? falan fişmekan. tek sorun şimdilik tek bir allahın kuluyla konuşmamam. arkadaşlarımın yanına gidince, okul dışından yani, kendimi cennete düşmüş gibi hissediyorum. işin daha da kötüsü ilk iletişimi kurmak konusunda insanların benden de çekingen oluşu. neyse. daha ikinci gün. gaza gelme ekin. 
elimde olsa seni uzaktan izlemek isterim. benle ama bensiz bi dünyada neler yaptığını görmek için. mükemmelliğin imkansızlığını hissetmek istemek nasıl bir şey-di sorsalar bugünden önce cevaplayamazdım. ama bir kurabiyenin kabından tek bir kırıntısını bile geride bırakmadan çıkıp tabağıma gelivermesi ve tadının böylesine güzel olması, kafamı karıştırıyor. bir şey olmalı diyorum. bir şey. 

sonra aynadan kendime gülümsüyorum, önünde sonunda sen de gideceksin. üstelik senin görünen yolların var bu kez. görmezden gelemediğim. bildiğimiz, çok iyi bildiğimiz. ben neyin derdindeyim? sanırım yerdeki yaprakların üzerinden geçmenin. 
how often do you find the right person?

en güzel tagline olsa gerek.

buraya ilgi çekici bir başlık gelecek.

(ki okuyun)

demir çeneli melekler vardı cnbc-e'de belki denk gelmişsinizdir. denk gelmeyenler için de özetlersem amerika'da kadınların oy kullanma haklarını elde etmek için verdikleri mücadele anlatılıyor. birkaç gündür 'medya'da dönen 'fenerbahçe maçına giden kadınlar' konulu geyikleri herhalde duymayanınız kalmadı. üzerinde en fazla konuşulan (benim gördüğüm kadarıyla) kız - kadın denmesiydi. üzerinden bir gün geçtikten sonra da televizyon ve gazetede (erkeklerin egemenliği altındaki medya kuruluşlarında yani) "kadının ceza olarak görülmesi"ne işaret edenler kadın gazetecilerdi. kadınların yaptığı programlara hazırlanan "vtr"ler ise erkeklerin elinden çıkmıştı ve denk geldiğim bir tanesinde de aynen şunlar geçiyordu: 

tezahürat bile yapamadılar
taç atılırken bile çığlık attılar
maç bitimi skordan haberleri bile yoktu

dalgayla karışık, kadın gazetecilerin "vtr"nin bitiminden sonra sırıtarak karşıladıkları bu cümleleri nasıl oluyor da yedirebiliyoruz, umursamadan geçip gidebiliyoruz bunlardan, anlayamıyorum. kızlar - kadınlar olarak hakikaten bu kadar "gerzek" miyiz? bunlar olmamış da olmuş gibi gösteriyorlar demiyorum, olaya bakış açısından bahsediyorum. 

konu bir şeylerde fanatikliğe geldiğinde (sırf takım tutmak değil kastım, dini, siyasi, sosyal her konuda) yani konu koyun gibi sürünün içinde kaybolabilmeye geldiğinde üzerimize yok. ama olay ne zaman bireysele ya da azınlığa geliyor kimse elini dokundurmuyor. azınlığın içinde olsa bile dokundurmuyor.

size dokunmadan bin yaşayan o yılan dönüp bir gün sizi sokacak. değer verdiğiniz insanları sokacak.

kaçınız bir yerlerde "düşünmek mutsuzlaştırır" ve türevi cümleleri gördüğünüzde beğendiniz ya da katıldınız? bence birçoğunuz. düşünüp hiçbir şey yapmadıkça da o mutsuzluğun içinde kalmaya devam edeceksiniz. yılbaşında taksim'de bilmem kaç erkeğin saldırdığı kadının çığlıklarını herhangi biriniz duyup da unuttu mu? ben unutmadım çünkü izlediğimde ödüm patlamıştı. kadının yüzündeki dehşet hala net olarak aklımda çünkü ben de tacize uğradım. sokakta hemen her dışarı çıkışınızda yediğiniz tek bir laf bile taciz. bir ıslık, bir ses bile taciz. bunun bal gibi de farkındasınız. farkındayız. 

bunları herhangi bir siyasi görüşte olduğum ya da feminist olduğum için söylemiyorum. bunlar insan olarak yaşamaya çalışırken kadın sıfatı taşıdığım için yaşadığım, düşündüğüm şeyler. yarın kalkıp kendimizi sokaklara vuralım da demiyorum. on sekiz yaşındayım ve bu blogu izleyenlerin de üç aşağı beş yukarı aynı yaşlarda olduğunu tahmin ediyorum. çok klasik ama yarın bir gün "okumuş" insanlar olarak iş hayatında yer alacak olan bizleriz ve kabul edin etmeyin "nasılsa birileri yapar"daki 'birileri' de biz oluyoruz; çünkü düşünüyoruz ve mutsuzuz. 

sadece şunu okuyan birkaç kişinin bile içinde bir şeylere tepki verebilme cesaretinin oluşmasını isterdim, o kadar. bunları düşündükçe kendimi çok yalnız hissediyorum çünkü. evet demir çeneli melekleri izledim ve insanların cinsiyetleri yüzünden maruz kaldıklarına karşı verdikleri mücadeleyi "amaan film" deyip görmezden gelemedim. 

"aman sen de"leriniz için çarpı işareti hemen köşede duruyor. hepinize iyi geceler diliyorum.

ne için tükenmiştik?

tezler, uykusuz geceler, biyoloji raporları, sabahlamalar, sinir krizleri hep şu diploma içindi. sonunda aldık. bu da bitti. webcam'den kalitesiz kalitesiz gururlanayım dedim.

program yayınlanmış. perşembe günkü üç saatlik boşluk hariç fena değil. mesela çarşamba günü okula git - eve gel - uyu üçlüsünün sıklıkla tekrarlanacağı bir gün olacak gibi duruyor. zira sekiz kırktaki derse yetişebilmek için sekizdeki servisi yakalamam, o servisi yakalayabilmek için de yedi yirmi gibi en geç otobüste olmam gerekiyor. eh bi de hazırlanma süreci var ki kalkış saatini altı buçuk yapar. ADETA LİSE. introduction to computing dersinde de neler olacak belli değil. çünkü mesela bilgisayarlar mac. yine de 26'sı bir gelsin artık. otur otur da bir yere kadar. 

koşun koşun!

size güzel bi kısa film çaldım da geldim. ayrıca ehliyet sahibi olduğumdan bahsetmiş miydik?

evin önünde sulanmayan çiçekler gibi

-sen böyle değildin ya. noldu sana. düşünme bu kadar.

içimdeki umutsuzluğu insanlardan saklayamadığım zamanlar oluyor. konuşmaktan korkuyorum. ağzımı açmaktan, gördüklerimi söylemekten. anlatmaktan. bugün direksiyon sınavı vardı. koltuğun sırt kısmını ayarlayamadığımdan doksan derecelik açıyla araba kullandım. biraz tuhaf olduğunu itiraf etmem lazım. sanırım iyiydi ve geçeceğim. yarın öğreneceğiz sonuçları. aklımda bazı şeyler var. onları yapmak istiyorum çünkü kendimi çok çirkin ve çok yalnız hissediyorum. sevdiğim üç insan da benden çok uzakta. bir şeylerin bir türlü geçmediğini anladığımda, olanlar çoktan olmuş oluyor. geç kalmış oluyorum. kendimi mutlu etmenin bir yolunu bulmalıyım.


başım düştü saksıma.

oryantasyonun ilk gün özeti:

servisi kaçıracağım servisi kaçıracağım servisi kaçıracağım serv-
sıkıcı
kızların %80'i aynıymış.
sıkıcı
grafik var, mimarlık var, iletişim neden yok?
reklam mı hmmmmmm. yazıyorum bilgilerimi.
sıkıcı
sıkıcı
kızların %90'ı aynıymış.
sıkıcı
toplum gönüllüleri'ndeki insanları sevdim.
sıkıcı
sıkıcı
"oha abi, kızın cipi var. hem de kırmızı.........."

durduk yere takılan şarkılar var.

üst üste gelme meselesi.

hazırlığın ilk aşamasından çıkıp henüz döndüm eve; ama bahsetmek istediğim mevzular var. sınavın bir bölümünde  (ilk aşama şıklıydı) üst üste 45646 tane c işaretledim. sonra içimden "laaaan" diyerek hanfendiliğimi yerle bir ettim ve sorulara tekrar baktım. hiçbirini değiştiremedim. sonra kendi kendime - optikte çeşitli mevkilerde üç adet şıkkın üst üste gelmesinden ötürü - bi takım taktik tahminleri yaparak "gerçekten biliyo muyuz diye kontrol etmek için yapmışlar. tabi tabi. yoksa niye böyle olsun yhaah" diyerek yoluma devam ettim. sonlara doğru 'bildiğin ama bilmediğin' (bkz: advocate, implicity, virtually, devote vb.) kelimelerden serpiştirmişlerdi şıklara. iki sorum boş (tabi size 170 soruda 2 boşum olduğunu söylersem aranızdan bazılarının "OHA" diyeceğini biliyorum. ama alınmadım :::::))))) -demeyin lan. ) ve bi kaçından emin değilim. yine de geçiyorum herhalde.

şuna benzer bi soru vardı ayrıca:

 _______of them old enough to drive.

a)none
b)every
c)some
d)any

hayır bana sorarsan none da olur some da. bu ve buna benzer belki de teoride çok yanlış ama pratikte milletin çatır çatır kullandığı bi kaç soru daha vardı. 

bi başka mevzu da şu: bence ben acıktığımı anlayamıyorum. acıktığımı anlayamadığım için de sürekli bi yeme halindeyim. evde başka bi şey olmadığı için de cornflakes yiyorum devamlı. bu kadar yani. bu. dün spartacus izlemeye başladım ve bu kadar testosteron dolu bi dizi daha görmemiştim. (evet andy whitfield'ın öldüğünü de biliyorum.) rüyamda bile adamlar savaşmaya devam ediyorlardı.

not: sözlükten baktıktan sonra "devote"u hatırlamamama hayretler içinde kaldım çünkü insan nasıl olur da "hooppplıııssliii diivootıııdd tuu yuuu"yu unutabilir?

ARTIK RESM- değil tabi. kayıt da olduk. kimliği de aldık. neyse ki hacettepe ve odtü'nün aksine kimliğe üniversite sınavı için çekilen abuk webcam fotoğrafını değil de götürdüğümüz vesikalıkları koydular. ha pis pis sırıtıyor görünümlüyüm o vesikalıkta orası ayrı. 15 adet oryantasyon paketini de 4'e indirdim ve sonuç olarak "yeşilırmak seçeneği"nde karar kıldım. programın içinde kosmos ve çoğunluk filmlerinin gösterimi olması da AYRI BİR MEVZU. yeterli puanı toplayıp 1 kredilik bu dersi tamamlarkeen tabi ki de spordan kaytarmayı planlıyorum. bakalım. abim "yeterli puanı alıyor olman lazım." diyerek yüreklere su serpti. beklediğimden farklı olarak fazla karmaşık bi öğrenci yelpazesi vardı yalnız. kırşehir'den gelenden tut da iki gün önce londra'dan gelenine kadar. yani. buna. biraz. sevinmiş. olabilirim. ayrıca okulun toplum gönüllüleri çalışmalarını çok sevdim.  gerçekten, güzel. bakalım ilerleyen günlerde kurcalayacağım. evet sizi bu bomboş yazı ve şu videoyla bırakıyorum. (bazı grupların sadece bi şarkı çıkartabilmesi çok üzücü.)

ayrıca şey. how i met your mother izlemeye karar vermiştim. ama altı sezondur ted'in tanışamadığını düşününce. bilmiyorum. oh oh seyirciyi bulduk koy gitsin kafası varmış gibi geldi biraz. bu daa bööylee biiirrr-
girdi. mi? fjshgdçhkdh. motordan bile 78 almışım. vay be. ayrıca arkadaşlar bayram tatilini erkenden başlattıklarından sonuçlar ancak açıklandı ve muhtemelen direksiyon sınavı da bir sonraki hafta. bekleyip göreceğiz.

yarın abimle kayda gidiyoruz. mutlu mutsuz heyecanlı heyecansız arasında bir yerlerdeyim. okuldaki ortamımı daha çok sevsem çok daha haahhhaayylı bir hayatım olurdu diye düşünüyorum. bugün yine bir başka uğurlama yemeğindeydik ve alezden bahsettik. evet bildiğin alez. hatta başak " ielts mi? " diyerek ortama ağırlığını bile koydu. londra'da benimle aynı bölümü okuyan arkadaşımla konuştuk telefonda ve yaptıkları şeyleri dinleyince içimdeki gelecek endişesi ani büyümeler gösterdi. bilmiyorum. genel bi mutsuzluğum var ve bunu kıramıyorum. keşke bu mutsuzluğun sebebi bi karşı cins olsaydı diye düşünüyorum sık sık. keşke öyle olsaydı.

o zaman işler çok daha kolay olurdu.
sanırım biri yakışıklı adamlar ya evlidir ya da eşcinseldir dediğinde accayip bir teori (?) ortaya attığının farkında değildi; ama ben xavier dolan'dan sonra bu teoriye tüm kalbimle inanıyorum. (ha brad pitt hala bir istisna orası ayrı mevzu.)

hipster'lardan hoşlanmayanları falan bi kenara bırakalım, adamın saçı ve tarzı gayet sevimli. ama asıl üzerine laf gevelemek istediğim bunlar değil, dolan'ın ilk filmi j'ai tue ma mere. yani annemi öldürdüm. daha popüler olan filmi les amours imaginaires olmakla birlikte (ki tesadüfler sonucu haa o film o film miymiiiiiş, diyerek rastgeldiğim filmdir kendisi) daha fazla ödüllü filmi de ilki. filmin 2009 yapımı olması şu ayrıntıyı da gözümüze sokuyor: adam filmi on dokuz yaşındayken çekmiş ve izlerseniz göreceksiniz ki on dokuzunda gayet yüksek bi algı ve yorumlama olgunluğuna erişmiş kendisi.

tabi kaydın amacı film tanıtımı olmaktan çok birkaç anne temalı kayıt okuyunca benim de kendi anne - kız ilişkimi sorgulamamamı buralara yansıtmaktı; ama pek olmadı. yine de diyebilirim ki erkek olsaydım veya biraz daha az duygusal yapıda, olanı biteni aptal gibi içine atmayan birisi tepkilerim hubert'le aynı olurdu.

insanın anne - babasına sarılmaktan, özellikle annesine dokunmaktan kendini çok, çok uzak hissetmesi daha ileriki yaşlarda olması gereken bir şey diye düşünüyorum (ya da belki de hiç olmaması gereken bir şey) ; çünkü bu kadar erken olunca birini ne kadar seversen sev, ne kadar değer verirsen ver 'sarılmak' içi boş bir eylem oluyor. yaptığın hediyelerle o boşluğu doldurmak istiyorsun. yine de o yarım kalmışlık içinde, gözlerinde bir yerde kendine bir yer buluyor ve bir türlü ne kadar sevdiğini gösterememekten korkuyorsun. gösterdiğin zamanların da seni hep yüzüstü bıraktıklarını hatırlayarak. oysa dokunmak ne güzeldir.
kafayı yememek için tanrı ve adaletini kimle konuşmak gerekir, diye sordum kendime. bir imamla mı, bir papazla mı, bir ermişle mi ya da bir ilahiyatçıyla mı. dünyadaki kötülük bana sıklıkla fazla geliyor. insanın kendi kıçını kurtarmakla insanlığı "kurtarmak" arasında yapması gereken(?) seçim çok acımasız.

şimdi bir adam öldürüldü.
şimdi bir kadın tecavüze uğradı.
şimdi bir çocuk dövüldü.
bir çatışma başladı
belki de bir okul kundaklandı.

herkes yaptığı şeylerin karşılığını alarak mı yaşıyor gerçekten.

otobüs and the erler, bir haftasonu klasiği.

-topla topla topla... şimdi naptın ama sen? orta şeride geçtin. arkadan gelse biri, vurdu.
+ :((((((((((((( 

bugün girdiğim deneme sonrası cope'un zor olmanın yanından bile geçmediğini, yeni arkadaşlarımın ( :)))))))))))))))) ) audi'lerine alışmam gerektiğini, kartpostal bulmanın benim için ne kadar zorlu bi yolculuk olduğunu ve bi gün bi cinayete tanık olursam katil kaç yaşlarındaydı diye sorduklarında "eeeee 20-21 gibi. 19 da olabilir. sanırım 27'ydi........ :((((((((" diyeceğimi öğrendim. fark ettim. ve benzeri.

otobüse o kadar sık bindim ki şu yıl, iki saniyelik temasımızdan nefret besleyebildiğim benimle yaşıt biletçi bir çocuk var. gerizekalı bilet vermediği gibi isteyince küfreder gibi veriyor. ben de bugün 1.35 tl verdiğim otobüs parasının 5 KURUŞUNU GERİ İSTEDİM. elime fırlattı. djhgdşjklgmkfjdlş. bi havalar bi havalar. NEYİN KAFASINDASIN LAN. altı üstü bilet veriyorsun. oturmaktan kıçın düzleşiyor tüm gün. IDIOT. şikayet edeyim de gör. plakanı aldım lan!

hafta sonları otobüsler fena oluyor.

dün yine direksiyon dersindeydim. bu sefer farklı bi hocayla.

cuma günü ehliyet kursundan beni aramışlardı sabah dokuz buçukta. DOKUZ BUÇUKTA. o saatte tabi ki de telefonu açmadım. meğer üçündeki direksiyon dersini canlarım ikisi diye yazmışlar. beni de niye gitmedin diye arıyorlarmış. tabi ben bunları üçünde öğrendim. dün gittiğimde fark ettik ki ben listede yokum. ama sevgili eyüp derse geç kaldığından ( zira kendisi dokuzda başlayan ders için on birde hocayı arayıp " pardon biraz geciktim de geliyorum ben" dedi.) hiçbir şey olmamışcasına çalışıyorduk biz. AMA. tanrı istemezse yaprak düşmezmiş. bil bakalım ne öğrendim. FREN KULLANMAYI BİLMEDİĞİMİ. önceki hoca sağolsun ben debriyaja basarken frene basmış, bana da söylememiş. ben ki araba konusunda cahilin önde gideniyim hangi ara kendimin basması gerektiğini anlayacaktım acaba. ayrıca direksiyonuma o kadar fazla müdahale etmiş ki U DÖNEMİYORUM. dönünce şeridim kaçıyor. üçüncüde ancak şöyle böyle başarabildim. fren kullanmadan sınava girecektim bi de. tabi diğerini geçtiysem.

KAYKILIN.

öncelikle çıplak ayaklı düşes'e film tavsiyesi için buket buket teşekkürlerimi yolluyorum buradan. çok sevdim. sonra blogger yeni arayüz yapmış biraz fazla, nasıl desem, ofis işi gibi. kişiliksiz bi görünümü var. 

VE. EYLÜL GELDİ. KAYKILIIIINN!!!!!!

ağustosun sonunda bitmiş olması mucizevi gibi. 
eylül programı yapacak olursaaak:

  • 6'sında kayıtlar ve ehliyet sınavının ilk aşamasının açıklanması var. (son altı ay içinde çektirmiş olduğum vesikalık, olmayan ablama benzediğinden ve saçım uzun olduğundan gidip tekrar çektirmem gerekiyor. diyeceksin ki e uzunsa nolmuş, nüfus cüzdanında kumral olup da hayatının geri kalanına sarışın devam eden insanlardan olmak istemiyorum. o var. ayrıca yıl olmuş 2011 hala gidip vesikalık çektiriyor ve üstelik gerilim dolu dakikalar yaşıyoruz lan.)

  • olur da ilk aşamayı geçersem -ki motordan kaldığıma dair güçlü duygular besliyorum-10'unda direksiyon sınavı var. (arabayı kaldırırken hala istop ettiriyorum ya da DELİKANLI bir ankaralı gibi arabaya patinaj çektiriyorum ışıklarda. vitesi değiştirmem gereken o mühim süreyi kafamda "şimdi bu ses vitesi değiştirmem gerektiği anlamında mı yoksa hızlı gidiyorum diye mi geliyor acaba lan?" diye sorgulayarak geçiriyorum ve bunların hepsi toplaşıp bi araya geldiklerinde sınavdan geçemediğimin bildirisi sayılıyor.)

  • 13'ünde hazırlık atlamanın ilk aşaması. (geçiyorum. kaçışı yok.)

  • 14'ünde hazırlık atlamanın ikinci aşaması. (LELELLÖLELLELÖELLAALAlalalalaa. geçsem iyi olur.)

  • 26'sında okul başlıyor. öyle ya da böyle, viva la vida yavrum, diyerek ve erken kalkmaya küfürler saydırarak okula başlıyoruz.

yani aslında bir ay daha var ama en azından yapacak bir şeyler de var arada. bir yıl boyunca bi ara gece gündüzü karıştıracak kadar çalışınca insan acayip bi boşluğa düşüyor. üç ay. bomboşsun. son olarak feysbuk çette "üniversiteyi naptın sen ya" diyen arkadaşa seslenmek istiyorum. profil orada. çalış da gel abi. böyle ucuz numaralarla, ayıp.


ayrıca bundan herhangi birinizde var mı? ya biri hesap almış benden geçiniyor ya da ben anlamadım.

insanın içinin teneke kutu gibi olması hoş bir durum değil. düşündüğüm her şey yankılanıyor. bazen bir şarkıyı yeniden dinliyorum. yeniden bir şarkıyı bazen, şöyle göz göze bakıp da neden birlikte dudaklarımızı uyduramadığımızı merak ediyorum. yanına hafif bi gülümseme katıştırarak. kitap çalmak suç olmasaydı diyorum, kitap satmak yasaklansaydı. yasakları yasaklara bölmekten bahsediyorum kendime. benim de kafam karmanla çorman arası bir yerde takılıyor. hayatımın fon müziği bazen düşük kaliteli bir şarkının her notasında yankılanan o gıcırtı. sanki şarkıyı düşen, yok olan bir şeyin içinden dinliyormuşum gibi hissettiren o gıcırtı. gereksiz şeylere ne çok takılıyorum diyorum, ne gereksiz şeylere takılıyorsun diyor o kadın, kelimelerin dizilişinin yarattığı hırçın havayı üfleyip ortadan kaldırmak istiyorum. canım çiçek açmış nanenin koparılıp alınmış bi parçasını koklayınca salata çekiyor. reyhan, diyorum, ne güzel bi isim. 

değişimden korkan insanların hayatı böylesine değişirken, benimki hep sabit kalıyor. değişkenlerime isimler ekliyorum.



89 yılı için fena değil ha?
hisli olduğum günler varmış. insan düşündüklerini güzelcene - evet cene- ifade edebildiği günleri de özlemiyor değil. cümle kurabildiğim günler falan varmış. ayrıca geçmişim kabul etmediğim geçmişlerimi buralara yazıp yazıp siliyorum. kendimle barışık değilim. orijinal kızlara enteresan adamlar'ı hep sevdim. kulağa bazen egoist geliyorum. bunu kapatacak parfüm olduğunu söyleyen biriyle tanıştım. sonra bana cevap vermedi. benden hoşlanmadığını düşündüğüm insanlar benden hoşlanıyor çıkıyor. belki de sandığım kadar kendimi ifade etme özürlü değilimdir. bir doz mori hayat kurtarır. VIVA LA VIDA DİYECEĞİMİZ GÜNLERE ULAAN! çin çin canım çin çin. bu blogun eskiden daha çok gideri varmış. rahatça üküfreden - evet üküfreden- kızlara bazen çok özeniyorum. çok takıntılıyım. mesela bi iki saat önce "durgunum hocu" demişim. şu an durgun muyum. değilim. m,llet,n ne güzel arkadaşı var lan. kendimi virgün gibi hissetmek isterdim. evet virgün. uyumayın lan bilmiyorum saatler o zaman dört beş diye değil birki diye gidebilir. çıkıp sokakta dönmek de var kendi etrafında ama dönmedim niye çünkü köpeksever bir köpekkorkarım. köpekkorkar yazamamanın dayanılmaz hafifliği. LEÖELEOEOELE. ben güzelim kadınlar berbat. anlamazsan kafana sor dedim kafan bilmiyorsa bana sor ben hiç anlatmam. o zaman belki anlarsın. boşluk boşluğu doğurur muuuuuuu diye sormadım kendime. insan kendini yer. BENİ VURDULAR ama bi yanım bu işe güldü. abi ne garip ya çorap işleri falan. külot gibi. külot fransızcada kötü bi şey ama ney. kadına yönelik çirkin bi şey ama ney. bulursam söylerim. bi keresindee ekin bu ney dediyleridi ney dediydim işte ney dedilerdi de neyin ney olduğunu anca o zaman anladım. bazen beynim tekliyor. sıkıntılı anlar geçiriyoruz. bugün bi kere herkez yazdım diye aklım çıktı. HERKEZEE BURDAAN halamgiller ne garip şey. gözden çıkardım yaağni yalnız ölmesem bari. burçlara fazla takılmayın. balığım diye dövünüp sonra da anla artık balığım lan balık diye sevgilim olmayan çocuğu omuzlarından tutup sarsmak istiyorum. bana çok kırgın. löeleelöele demek ki ben de kırıyormuşum. HAYT ULAAAN.

ben de bundan bahsediyordum. uyumasını istemediğim 'adam'a buradan selamlarımı yolluyorum. doksan bir kez düğün videosu izledi ama sonunda birlikte kaçtık.

mutlularsa sorun yok.
zaman zaman olduğu gibi bi durgunluk dönemindeyim ve günlük rutinime renk katan tek şey geçen yıl bu zamanlar yazdığım saçma sapan facebook statüleri. sabahın köründe kalkıp dershaneye gitmeye yeni yeni alışmaya çalışan bünyem fena halde saçmalamış. mesela bugünkü "tut ki karnım acıktı kedimi yedim" idi. ayrıca kedi sevmem. kedi muhabbeti hiç sevmem. sadece günlerin geçmesini bekliyorum. eylül sonunu. bu sırada da ordan burdan gördüğüm videoları paylaşmaya devam edeceğim sanırım.