önce animasyonu:


sonra da yapılışını izle.


işte. olmak istediğim yerler. yapmak istediğim şeyler.
kumanda panellerinizde gördüğünüz üz're blogger n'lerini seçiyor ve ben de sam'den mim almış bulunuyorum. aslında benim için biraz zorlayıcı bir mim; çünkü takip ettiğim bloglar birbirlerine benzer tarzda ya da ben öyle sanıyorum. evet deneyip göreceğiz.

en iyi tasarıma sahip blogger : seyrek yazsa da mrgrcn

en güncel blogger : güncellik de göreceli. gündemi takip açısındansa buraya da birini bulamadım takip ettiğim.

en meraklı blogger : abdullah tarık çakır

en çok gezen blogger : gezi blogu takip ettiğimi söyleyemeyeceğim. o var.

en çok bilgilendiren blogger(lar) : çavlan, piktobet, insan olun biraz

en çok eleştiren blogger(lar) : sürekli değil belki ama toplumsal durumlara hoş dokunduruyor batuhan kaygi ve kullanıcı adıyla bile eleştiri yönelttiğini düşündüğüm insan olun biraz

en çok kendini anlatan blogger(lar) : evini özleyen uzaylı, hiç kimse, çatıdaki sevişgen

en akıcı yazan blogger(lar) : yiğit tokgöz, larien

en yaratıcı blogger(lar) : tarz olarak kate orange, bildiğinkadın. fikir olarak çavlan

en çok güldüren blogger(lar) : bora mesut palas, demirbey, bu hatun da iyidir iyi degdimisimdi

"her türlü soru, istek ve şikayetlerinizi birinceses@gmail.com adresine mail olarak atabilirsiniz. ayrıca soru sormak için formspring hesabımı, kısa yorumlarınız için de twitter hesabımı kullanabilirsiniz. mim ay sonuna kadar devam edecek ve bayramın ilk günü blogger n'lerini seçmiş olacak. (bu kısmı yazdığınız yazıların altına kopyalarsanız çok memnun olurum.)" demiş mim'i başlatan bir ince ses.

nadir yaptığım bir iş olarak mim'i yukarıda ismi geçen blogger'lara paslamış bulunuyorum. bu arada aslında tarz olarak yaratıcı bulduğum birkaç blogger daha var ama gayet bencil bir şekilde kendime sakladım onları. ya da belki bir ara buralarda yazarım. bilemedim. acayip keyif alıyorum okurken. bi de yoruldum ya. elli kişiye falan baktım herhalde. 

  

fotoğraf benim için çok şey ifade etti. aniden oldu. içimdeki bi şeyi uzanıp sıkıca kavradı. gibi. bunun dışında anne - baba sevgisi, çocuk ve evlilik üzerine gerekli mi gereksiz mi olduğunu anlayamadığım düşünme süreçleri geçiriyorum. kaç anne çocuğunun gerçekten hakkındaki düşüncelerini biliyor acaba, diye sordum durdum kendime bugün. mesela. yarın sabah saat beşe kadar bi mucize olsa, yani işte, olsa. güzel olurdu.

'istesek de istemesek de beraberiz'

ağustos da bi bitmedi.

türkiye'de basının hep tuhaf zihniyetlerde olduğunun farkındaydım da asıl olay bugün duvara karşı'yı izlememle oldu. film 2004 yapımı, yani ilk haberleri çıktığında ben on bir yaşlarındayım. şimdi fark ediyorum televizyonda devamlı olarak dönen "seks sahneleri", "sibel kekilli", "babası ne demiş", "evlatlıktan reddetmiş", "almanya", "filmin kesilmesi" sözcük ve sözcük öbekleri o bir hafta sonunda öyle beynime kazınmış ki görüldüğü üzere hala hatırlıyorum. yıllardır filmi sırf bu duyduklarım yüzünden erotik kelimesiyle öylesine özdeşleştirmişim ki izleyince acayip şaşırdım. evet seks sahneleri var; ama film bundan oluşmuyor. fikir bu değil. anlayış bu değil. hem de hiç.

diyordum ki hani her yerli filmin hatta dizinin öne çıkarılan sevişme sahnelerine kim inanıyor bu kadar da bu adamlar devam ediyor buna. örneğini kendimde gördüm. yetişme şartlarına bağlı olarak bu filmi sırf beynime kazınanlar yüzünden izlemeyip, hakkında kesin yargılara varmış da olabilirdim. küçüklükten itibaren etrafında böyle bir kafanın olduğu insanın yetişkin olduğunda nasıl bi ahlak anlayışı olabileceğini sanıyorum hepiniz tahmin edersiniz. ondan sonra da vay efendim türkiye neden böyle, şortuna da karışıyorlar falan filan.

film demişken bi önceki kayıtta film ismi rica etmiştim. "gitmek" temalı. şurada iki yüz üç kişiyiz. hadi on kişi burayı okuyor olsun. beşi yorum yapmaya üşeniyor olsun. kalan beşinden sadece bir kişinin mi fikri var lan? naptım ben size ya. silah dayayan varsa alnınıza bileyim. müdahale edeceğim lan. iki yüz yani. üzülüyorum.

bi de geçenlerde babam "ben izmir'deyken kızlar arkadaşlık teklif edebiliyordu, öyle nezih bir yerdi." dedi. içimde "OHA LAN OHA EFSANE DEĞİLMİŞ!!!!!!111111111" diye çığlıklar atarken, dışımdan çok seviyeli gülümsemeler gönderdim.

gülşah marka aseton aldım. şişe küçük diye. şu an parmaklarım ucuz, doldurma parfüm kokuyor. teşekkürler gülşah.

kırılıyorum.


bir haftadır ehliyet sınavı sorularına bakmayı planlıyordum. iki gün önce internette arayıp buldum. bugün kalemi kağıdı elime aldım hatta soruları bile açtım. bi iki gün sonra da çözme aşamasına gelirim diye düşünüyorum.

ayrıca giderek dünyayı ele geçireceğim gibi geliyor ya da kendimi bir an için risk oynuyor zannettim.


bir de şey. bana "gitmek" konulu film önerebilir misiniz? gerçekten çok mutlu olurum. hayır genelde cevap alamıyorum da. KIRICI OLUYOR LAN. 

bu şarkı

benim çocukluğum. net. ama sözleri çok fantastikmiş. ahah.



bi diğeri de bu.

bu da giysi markası. diğerleri de.



geceyi sabaha bağlamayı seviyorum. daha önce de söylediğim gibi, içimden tekrar ettiğim gibi, eğer iki işaret parmağımın ucunu birbirlerine karşı tutarak istediğimi yapabilme gücüne sahip olsaydım 05:00-06:00 arası zamanı durdururdum. biraz sarılırdık. hiç kendi teninin kokusunu hissettin mi bilmiyorum; ama saatlerdir o kokuyu alarak oturuyorum ve merak ediyorum; bu koku seni gülümsetir miydi? hayallerim bazen boyumu aşıyor, uyuyamıyorum. sana bundan bahsetmedim.

sarmaş dolaş bir rüyanın en güzel yerinde uyanabilirsin de. sevmekten korkan adamları sevmek oysa, ne kadar da üzücü, değil mi.

aslında bu kayıt sadece bir adam içindi.

gerekli kelimeleri bulamadığımızda mı inanmamız gerekiyor yaşadığımıza, bilmiyorum. özlemeyi hiçbir zaman için bozuk paralar gibi harcamadım. kendi içimde belki çok kişiyi özledim; ama ne zaman karşımdakine söylediysem, korktum. korktum; çünkü kaç kere söylesem yetmeyecek bir sözcüğü yollara anlatamazdım. çünkü özlemek, üzerine yüklediğim anlamlar yığınının altında dilimin ucundan düştüğü an kırık dökük kalabilirdi. açıklayamazdım; çünkü ne zaman açıklamaya kalksam uzağın gölgesi bir şekilde üzerime düşerdi, karanlıkta konuşamazdım. çünkü karanlıklar fısıldaşmak içindi biraz da, bunu hiçbirinize anlatamadım.

bir sorunun, yalnızca bir sorunun sorulması ne çok şeydir aslında. kızgın değil, özlediklerime kırgın oldum ben hep ve neyim olduğunu sorabilecek kadar tanımalarını istedim beni, olmadı.

insanlara gereğinden fazla değer verdiğimin hep farkındayım da daha kaç kez kıç üstü oturup, uzun zaman geçtikten sonra kalkmam gerekiyor akıllanmam için onu bilmiyorum.

merhaba ben ekin. balık burcuyum. duygusalım. fazla konuşurum; ama çok az anlatırım. oldukça kırılgan oluşum hoşuma gitmiyor ve sevmeye, bir şeyi, birini, bir yeri sevmeye öylesine açım ki canım acıyor. son olarak arkadaşım sandığım hemen herkesi düzenli aralıklarla düşünüp şimdi ne yaptıklarını, neden uzundur bana bir şey demediklerini merak edip onlarla yine ben iletişim kuruyorum ve bu yüzden gerizekalının önde gideniyim.
şimdi düşünüyorum da keşke okul kütüphanesinden anı diye tez kitabımı çalacağıma tutunamayanlar'ı çalsaymışım.

topuklunun erkek üzerinde yarattığı etki adı altında bi sosyolojik - psikolojik araştırma olması gerektiği görüşündeyim. gerçi belki vardır. ama yani normal zamanda ayağında converse varken sana hayatta yol vermeyecek o adamın iki topuk sesi duyunca aniden kafasını kaldırarak sola çekilmesi, taksicinin parayı ben uzatmasam almayacak oluşu (zaten üç milyonluk yerdi; ama neticede taksiciden bahsediyoruz), lavabonun yerini sorduğunda garsonun sesine yerleşen o garip ton. yani değişik. anlatabiliyor muyum.

kütüphanemde duran test kitaplarına elveda deme vakti geldi ve hepsini üst üste yığınca belime geldiklerini fark ettim. küçük bi serveti çöpe attığımı tahmin ediyordum da yine de daha azdır diye düşünüyordum. ki boyum 1.72 falan.

o iş de bittikten sonra kağıtlara dalayım dedim; çünkü geri dönüşüme gitmesi gereken kilolarca kağıt var. yalnız insan çıkardığı notlara kıyamıyor. yani o kadar güzel yazmış çizmişim ki, örneğin t.s. eliot amcamızın the love song of j. alfred prufrock şiirini atamadım; çünkü kendimi o şiirin işlendiği derse adeta 'adamışım'.

cumartesi günü modaya uyup antalya'ya yollanıyorum; ancak tabi ki gittiğim beyazlıkla geri döneceğim.
büyük bi hızla dağılıyoruz. yanımda olmasını istediğim insanların hemen hepsi istanbul'a gidiyor. biri de yurtdışına. şu boktan şehirde kalan yine tek ben oldum. okulumun yarısından çoğunu üniversitemde de göreceğimden eminim ve on yıldır birlikte okuduğum embesil ordusundan farklı bir çevre edinmek istiyorum artık. üzülüyorum lan. cidden üzülüyorum. üstelik iletişimin öylesine bi bölüm olarak görülüp, elini kolunu ve parasını sallayanın geldiği gerçeği de ne kadar arkadaş edineceğim sorusunu koca boşluklarla cevaplıyor ancak.

içim sıkılıyor. veda partileri falan var. hava sıcak ve ben aslında hala mutlu değilim.

edit | underground poetix'in on birinci sayısı için çeviri aldım ve bu sefer içinde kısa da olsa bi şiir olması beni germiyor değil.


ben ilkinde 6 dakikada bitirerek yavaşlığımı ortaya koydum. sizi de görelim.

eski koltuklar

ersin karabulut'un bu çizgi hikayesini okuduğumda beğenmiş, şaşırmış ve harika bi distopya örneği olduğunu düşünmüştüm. kısa filme uyarlama fikri oldukça güzel olmakla birlikte oyunculuğu pek güzel bulmadığımı söylemem lazım. neyse şuradan buyrun:



hikaye için. (resmin tekrar üzerine tıklayınca büyüyor.)



cope with cope

merhaba. öncelikle şu çizeceğim tablodaki yanlışı bulalım: bu akşam benim dışımdaki tüm aile bireyleri dışarı çıktı.  bulduk mu? hah, tamam. şimdi sıra herkesin dışarı çıkması ve benim de aç kalmam üzerine olan tarafta. baktım midem isyan ediyor, e hazır plaj mevsimi de gelmiş kendimi aynada inceleyip beğenmemezlik yapmazsam olmaz, burger king'i boykot ettiğimden mc donalds'tan sipariş verdim. (evet. ironik. evet ordan değil de öbüründen yiyerek kapitalist sistemin dişlilerine büyük başkaldırılarda bulundum adeta. neyse burayı geçelim.) geleliiiim artılara eksilere. bi kere burger king'in paketlemesi daha güzel. yemek geldiğinde alt üst olmamış oluyor hiçbir şey; ama mc donalds'ın da patetesleri sıcaktı. ikisi de yan yanalar ve katettikleri mesafe dolayısıyla aynı. yine de patateslerin elma dilimi olmaması (oha. sipariş verirken patates dilimi dediğimi fark ettim şu an. ondan getirmemiş olabilirler bak. bi de bunu tartayım kafamda.) kalbimi kırdı. ayrıca fazla tuzluydu. burger'ın ayranı daha büyük oluyordu diye hatırlıyorum değilse de daha güzeldi ve neticede afiyetle mideme indirdim. böyle yani. bu.

bi de ilk yıl alacağım derslere yaklaşık bi yıl sonra alıcı gözle bakıp keyfe geldim ki sorma. çok güzel lan! şimdi gideyim de hazırlığı atlayayım. 
galiba işsizlikten üniversiteliliğe terfi ettim sevgili okur.

yemek masasında kısa paslaşmalar vol. 1

abim: scrabble oynayalım mı?
annem: karpuz ye karpuz.

türkçe'sinin olmasını isterdim gerçekten. uzun ama izlediğinize değeceğini umuyorum. ayrıca aklıma takılan bi başka şey de "özel hayat" kavramının gösterdiği değişim. yani bu yeni olan bi şey değil tabi ki de vahşi sözcükler kullanarak cinsellikten, kadından, erkekten olayı kişiselleştirerek bahsetmek nasıl oluyor da bu kadar taraftar buluyor kendine anlayamıyorum. her şeyi öylece ortaya sermek. kullanıcı adlarının ardına saklanarak her şeyi meşrulaştırmak bana bir değişik geliyor. neyse bunlar 04:40 kafaları.

potansiyel bi kolesterol hastası olmama karşın yediklerime tabi ki de bu yaşta dikkat etmiyorum. ileride zaten etmek zorunda kalacağım. bu, şu dakikalarda mideme ruffles ve çokonat indirdiğim için. neyse mesele şu ki neredeyse dolmuş makineye bulaşık yerleştirmenin ayrı bir sanat olduğunu düşünüyordum ki dil çıkaran amcanın şu sözünü buraya kondurmaya karar verdim : coincidence is god's way of remaining anonymous. yanisi tesadüf tanrı'nın tanımsız kalma yöntemidir.

düşünce balonlarınızı şu aşağıya aktarmanız güzel olmaz mıydı, bence olurdu.
abimle evde yalnız olmak iyi hoş da, bulaşıklar işi bozuyor. zira hep ben ilgileniyorum.

annem mutfağın halini görse..

sözün bittiği yer-ler


bu filmi izleyince ağlıyorum ben. öyle oldu. (ayrıca filmin son sahnesi belirteyim.)

ve ayrıca recep tayyip erdoğan'dan geliyor:
"Bu eylemlerin ve arkasındaki güçlerin amacı apaçık ortadadır. Türkiye cumhuriyeti, diğer bütün sıkıntıları gibi, terör sorununun da üstesinden gelecek güce ve kararlılığa sahiptir.
Türkiye, demokrasiden, hukuktan ve kardeşlikten asla taviz vermeden, terörün de, onun gerisindeki güçlerin de üstesinden gelmeyi başaracaktır. Şehitlerimizin acısı yüreklerimizi dağlarken, terörle mücadele konusundaki kararlılığımızı da güçlendirmektedir."

ee, dokuz yılda ne oldu?




bu, parmaklarımı saçlarına dolamak istediğim hatun kişi için.
bu adamı seven de var nefret eden de. ben sesini kullanış tarzını kaan tangöze'ye benzetmekle birlikte henüz karar veremedim. ama şu şarkı hoş.
az önce "jilet gibi olacak jilet gibi olacak" diyerek abimin staj pantolonlarını ve gömleklerini ütülediğim düşünülürse, taliplerimin bazı şeyleri yeniden gözden geçirmelerini tavsiye ediyorum.
gençler!

tabi ki de kimseye böyle hitap edecek değilim. 

şimdi biliyorum ki aramızda kumral ada mavi tuna'yı seven sayan arkadaşlarımız var ki aralarından bazılarını pek de severim, kendisileri kendisilerini bilirler. evet kendisileri. ama fakat lakin iki yeşil su samuru'nu okumuş sevgili kardeşlerimin aradaki benzerliği gözden kaçırmayacaklarını düşünüyorum. üstüne üstlük iki yeşil su samuru 91 kumral ada mavi tuna 97 basımlı kitaplar ki, su samurlarının çok daha başarılı olduğu konusunda hemfikir olabileceğimizi düşünmüyor değilim. bilmiyorum belki edebiyat eleştirmenleri buna kendi tarzını oluşturmak falan da filan diyorlardır ama bi okur olarak aynı yazarın benzerlik çizgisini şöyle böyle aşan yapıtlar vermesini HOŞ BULMUYORUM. uzuner de beni bekliyordu zaten.

neticede kitap beklentilerimi fazla karşılayamamış olmakla birlikte sınava hazırlık süresince kaybettiğim ve tekrar kazanamamaktan dolayı ödümün patladığı "kitap okuma alışkanlığı"na geri dönüş için çıtır çerez bi basamaktı.

arz ederim. 
ya aynı kitapta ikinci kez ya da aynı yazarın farklı bi kitabında daha okudum ama şu iki cümle çok kalbimi kırıyor:

"ama bir erkek yaşamı boyunca aslında bir tek kadını sever. önce ve sonrakiler birer arayış, kaçış ve aldanıştır!"

şimdi şapkaları çıkarıp biraz hüzünlenelim.
altı - yedi yaşlarındayken küçük dayım bi gün salonda elinde mabel yazan kahverengi kaplı o ince şeyi sallayarak "sana bu çikolatayı vereyim sen de bana kumandayı ver" demişti de, anca olanlar olup da kumandayı kaptırınca mabel'in sakız olduğunu anlamıştım.

zındık.

her şeyin net olarak belirlendiği durumları pek sevmem lakin şu ara hayatım öyle bir belirsizlik içinde ki, tarif edemiyorum. içinde yatacağım odadan, hayatımda olacak insana, önümüzdeki yıl ne yapıyor olacağıma kadar her bir şey BELİRSİZ. hatta belki, hani tanrı kıyak geçerse, yaşayacağım şehir bile belirsiz. sokağa atılmış bi poşet gibi rüzgaaar nereyee... üstelik karşımdaki insanın geleceği de aynı seviyede belirsizliklerle dolup taşınca, iki taraf da kendini bırakmaktan fersah fersah uzak oluyor.

sonuç: kendimi başıboş bırakılmış gibi hissediyorum. "yapacak daha önemli işiniz yok mu yahu sizin?" sorusuna ilk defa doğruluk payı yüzde yüz olan "yoooö" cevabını verebilecek bi boşluktayım. ayrıca yaptığım her hareketten önce tuhaf bi tonlamayla "eallah" diyorum ki, akıllara zarar.

bugün motor dersini asıp telwe'de boktan bi türk kahvesi içip otuzlu yaşlarındaki biriyle yirmili yaş muhabbetleri döndürmüş olmaktan da katttiyyen pişman değilim. (on sekiz çok arada lan.) önümüzdeki hafta ev ahalisinin bir kısmının şehri terk eyliyor olması da cabası. CABASI. ama kahve hakikaten boktandı, napalım yani bira mı içecektik illa.

neyse, neticede bir erkeğin başka bir erkeğin hal ve hareketlerini çözümleyemediği asfalta yumurta kırmalık zamanlar bunlar, en iyisi uzun uzun uyumak. gidip azıcık okey oynayayım.
sevgili blog okurları goodreads hesaplarınızı yazsanız ya buralara, kaynaşsak, bakışsak, yeni kitaplar okusak.

üşenmeyin lan.
şuraya bi gün fotoğrafını koyup, altına "nasıl delirdim?" yazacağım bi adam var. AYIP LAN. geçen imge'de raflara bakınıyordum, milletin nasıl vitrin sevdası varsa benim de raf sevdam var, incisözlük'ün kitabına denk geldim. adamlar bayağı ciddi açıklamışlar falan filan gören de hani hakikaten sadece o anlattıkları gibi başkaldıran, tepki koyan bi oluşum diye düşünür de eşeği niğde'ye süreli çok uzun zaman oldu. sekiz - dokuz yaşlarındaki kuzenimi arasam acilen tedavülden kalkması gerektiğini düşündüğüm o korkunç p'yle başlayan kelimeyle hitap edecek bana. yani tamam bazı şeyleri iyi hoş yaptılar ettiler de şu an neresiyle övünüyorlar onu anlamış değilim. popülere tepki koyup kendi içlerinde çöktüler gibi değil gibi.

onu bunu bırakalım da, bazen çok ufak cümlelere ihtiyacımız oluyor. 

gel,
gitme.

bana başarısızlığın resmini çizebilir misin abidin?


buradan tez danışma hocama ve ingilizce sorularını hazırlayan ibo'ya küfürlerimi yolluyorum.
aylar önce tanıştığım bi adam bana bende olacak ufak değişimleri söylediğinde tam anlamıyla "he" deyip geçmişken, şimdi o değişimleri aynaya baktığımda görmek de bir tuhaf oluyor.

yes, it is a bakkal.

güneş kremi sürmediğim bir ayak parmağımın kaldığı günlerden merhaba. çocukken bi keresinde amasra'da yazlıktayken (!) kahvaltıda yanılmıyorsam vişne reçeli yemiştim ve sonra apartmanın önündeki boşlukta oynamaya çıkıp da iki dizimin üzerine düştüğümde akan kırmızı sıvının az önce yediğim o reçel olduğunu düşünmüştüm. bence doğruydu. koyu ve reçel kıvamındaydı bi kere.

bu iki dizin üzerine düşme olayı benim tarihimde ilk değildi tabi. dedem ve abimle futbol oynarken yapışmıştım ilk kez yere ki etrafımdaki insanların canhıraş bi şekilde o kanı durdurma ve yarayı temizleme çabaları bugün hala bi sinema karesi gibi aklımda.

hiç dikiş atılmamasına karşın iki dizimde de o düşüşten sonra çizgi şeklinde yara izleri oluşmuştu ve babam yıllar boyunca büyüdüğümde estetik operasyonlarla izlerin düzeltilebileceğine inandırmıştı beni. şimdi düşündüğümde o izlere babamın benden çok taktığının farkına varmakla birlikte, nedenini hala çözebilmiş değilim.

derken biraz büyüdüm, futbol oynarken bi kez daha düştüm dizlerimin üzerine. liseye, yani dış'ımla sorunlarımın olmaya başladığı döneme geldiğimde de sorun edecek o kadar fazla şey vardı ki dizlerimdeki izler kollarımdaki benlerle eşdeğer olmuşlardı.

şimdi etek, elbise giydiğim nadir günlerde kapıdan çıkarken o izler aklıma geliyor ve omzumu silkip, gündelik insan arasına karışma sürecimde kaygılanmam gereken diğer şeylere odaklanıyorum. ya otobüste dengemi kaybedersem? ya yolda kaldırım taşlarına takılırsam yine? ya çok konuşursam?

insanı bazen en çok zorlayan şey dışarıdan bakılınca görülen özgüvenin aslında öyle olmadığını dışarıya yansıtmamaya çalışmak oluyor. en azından, benim için.

bugün biraz fotoğraf çektik.

falan.
ve uzun zamandır kendime bu kadar sinirlendiğimi hatırlamıyorum. herkese karşı umursamaz ama kendime gelince acımasızım. nasıl olacak bu işler daniel.
buradan bloglarında jim morrison fotoğrafı olan bazı arkadaşlara seslenmek istiyorum, bugün ölüm yıldönümü(ydü) ama tek bi kelime göremedim lan, ne güzelsiniz siz.

içimde kalmasın.
şimdi ben de yarın öbür gün sizi zemzem suyu içtiniz diye bıçaklasam, iş mi bu? değişik kafalar ülkesi. içer de sıçar da sana ne lan.
sibel kekilli'nin game of thrones'ta olmasına tek ben mi şaşırdım şimdi?

you are the butter to my bread, you are the breath to my life.

şuradaki hatun sayesinde izlediğim film geceme renk kattı. yemek ve mutfak konusu açıldığında dudak büken bi insan olarak biri için bi şey pişirmenin aslında eğlenceli olabileceğine karar verdim. hatta diyorum ki hazır işim gücüm de yok kitabı alıp tarifleri uygulasam mı. efendim? evet, ayakları yerden kesik cümleler kurmanın bence de bir manası yok. eheh.
bu şarkıyı en iyi bu hatun söylüyor, tim buckley bile değil, düşün.

bitti.
şu anda birlikte olmak istediğim iki güzide insan da şehir dışında, arkadaşlarımın birinin bileği sakat, diğeri hasta olunca, hiç istemediğim halde şu an popomu koymuş evde oturuyorum. ayıp lan. madem öyle ben de tai pizzamı yer, game of thrones'a başlarım. 

ayrıca alacağın olsun lan ösym. tm'lere acımamakta ısrarcısın bu yıl.
araba vardı. belki yoktu. biri vardı. birden bağırmaya başladı. korktum. uyandım. dışarıdan sesler geliyordu.

bugün koyu renk bi araba sabah beşe doğru sokağın başında durdu. içinden iki adam indi. arka koltukta oturan üçüncü adamı (ya da çocuğu; çünkü yirmili yaşlarının başında görünüyordu, ama benim de gözlüğüm yoktu) çıkarıp omuzlarından tuttular. çocuk o sırada kaldırımda içki şişesini kırdı ve beyaz tişörtlü olan çocuğa doğru hamle yapmaya çalıştı. siyah tişörtlü olan aralarında durup beyaz tişört'e izin vermedi ve çocuk bu sırada beyaz tişörtü itti. yere kıç üstü oturan beyaz tişört'ün beyaz ayakkabılarından teki çıktı ve buna benim dışımda hiçbir sokak sakini gülmedi; çünkü hepsi horu horul uyuyordu bense bağrışma seslerine uyanmıştım. siyah tişört çocuğu ite kaka sokakta gezdirmeye devam etti ve sonra bi yere çömelmesini sağladı. bu sırada beyaz tişört'e arabaya geçmesini söyledi, beyaz tişört sokağın başına kadar gidip geri dönerken çocuğa "gonuşacaz amuagoyayım bi otur" dedi. aradan bir dakika geçmeden beyaz tişört az önce gönderildiği mevkiye geri döndü ve ikisi birlikte çocuğu kaldırıp arabaya götürmeye başladılar. siyah tişört, eğer yanlış anlamadıysam çocuğa "niye tokat attın lan?" dedi ve arabaya doğru yürümeye devam etti. çocuk arabaya girmek istemedi, "gidecem ben" dedi, siyah tişört de "gir la gir gonuşacaz" diyerek zorla çocuğu içeri soktu ve sonra kapıları çarpıp gittiler.

bense gece gece şahit olduğum şimdi düşününce üçüncü sokak başı olayından sonra hafif ürkmüş, kafası karışmış bir şekilde yatağıma geri dönerken çocuğun adamların kız kardeşine tokat attığını ve onların da bunun hesabını sorduklarını düşündüm. ama tabi ki öyle bir şey yoktu ve üstelik yanımda tam da o saatlerde olmasını istediğim adam kim bilir rüyasında kimi görüyordu.

dün serzenişte bulunduğum dostlar bugün olimpos'a giderken yolu kaybettiler ve her ne kadar şu an benim yol yardımım sayesinde popolarını tatilin verdiği huzurla hasırlara koyuyor olsalar da bunu tanrı'dan bir işaret olarak görmemem için hiçbir sebep yok.

HAHAHA.
Video: 1 kadın 1 erkek - tipik erkek   Etiketler: bir, kadın, bir
http://fizy.com/#s/1lsjoq

ve bazen komik olan iki romantik komedi izleyince, senin beni araman oluyor. ne derler bilirsin: "why are you doing this to me i wonder."

'sen hiç gelmedin.'


sana dokunmak tüm kelimeleri yakmak gibi.





tam olarak nasıl olduğunu anlatamam, çok ağır hissediyorum, hepsi bu.
maslow. sosyal güdüler. fizyolojik güdüler. çatışma. alt düzeydeki ihtiyaçlar. giderilmeden. üsttekilere. geçilemez. geçilmiyor.
merhaba. biraz sarılabilir miyiz? sonra istersen, hiç görüşmeyebiliriz.
koalalar okaliptüs ağaçlarına sarılarak uykuya dalar ve uykularında ağaçtan düşerek ölürler.miş.
http://fizy.com/#s/1ltigh
birçok korkular demetinin
çok gergin ipiyim.

neyse ki saçmasapanlığı yadırgayacak durumda değiliz.

her şey gibi bir şey ama burada kimse takılmadı. her şey bir "he" demene bakıyor kaba olmanı benden başkası kale almamalı. yani diyorum ha deyip de şekeri bardağa atmak bu kadar zorsa ben gökyüzünü gösterene kadar herkes dağılmış olur tanrım nolur hiçbir şey bir kompozisyon bütünlüğünde değil.

beni affet.

bana şarkılar kaleme almanı tabi ki kimse beklemeyecek; çünkü hüznün vurgusunu hep yanlış yerde yaparız
önlerinde öpüştüğümüz sokak dolusu bir insan bunu bilir.

herkes kadar kimse olmak istiyorum, farkındasızlığın da farkındalığı var işte bu yüzden herkesten bir fazla olmakla cezalandırılıyoruz. hem ben sana desem ki kitabımı düşürdüm
beni kim ciddiye alacak
otobüsler komedyanın kendisidir, bundan şüphem yok artık.

gözleri görmeyen bir ev gibi odam, yatağım küçülüyorsa bundan sana ne hem biz hiç sarılmadık sabaha karşı
çok karışık bir çarşafın kırışık yüzüne uyanalım demedim mi ben sana
sevgilim bilmiyorum
bu bir sarhoşluk belirtisi değil.
rüya boyunca sarışın bir kadını birinin birini aldatmasını önlemek için trenle göndermeye çalışıyordum ve bir bilet almak bu kadar zor olmamalıydı. tren saati: 14:42

yarı çalıntı cümleler ile.

hayalimde kendimi duvarlara vurarak hala geçememekte olduğumuz bu yıl boyunca her dershane çıkışı 413 durağında sorguladığım bir garip hal konusunda yalnız zannediyordum, meğer değilmişim. otobüs daha durağa yaklaşırken en fazla on beş dakikadır bekliyor olan bir insan topluluğu kapıya doğru (buradan sonra bana yalnız olmadığımı fark ettiren güzel insan konuşuyor) canhıraş koştu.çünkü oturmalarını garantiye alan ön sırada olmaları durumu ellerinden böyle alınıp riske atılmıştı.
kendisine maddi ve manevi zararı minimumdan da az olan olaylara karşı bile duyduğu hırs vsvsvsgdfgndklj şuan diyeceklerimi bin kişi demiştir zaten neyse.

...

o olay ne sinir bozucu lan....allahım.....insanlığa inancımı kaybetmek istemiyorum...eşhedüüü....ulu manituu....yetiş yaa papucu büyük yüce buda....şalom....


anlatabiliyor muyum.

bugünün dünden farkı - yok.

saçının bir tarafı daha kabarık duruyordu, kaygılıydı. gülünce bir gözü daha fazla kısılıyordu, kaygılıydı. güneşte yanakları kızarıyordu, kaygılıydı. pantolonun paçası biraz yukarda duruyordu, kaygılıydı. otobüste dengesini sağlamakta zorlanıyordu, kaygılıydı. müziği yüksek sesle dinliyor olabilirdi, kaygılıydı. bağcıkları çok fazla görünüyordu, kaygılıydı. kaşlarını çatarak mı bakmıştı kıza, kaygılıydı. kalktığında beli açılmış olabilirdi, kaygılıydı. şemsiyesinin suyu birine mi sıçramıştı, kaygılıydı. laf mı atmışlardı, kaygılıydı. yeterince mutlu görünmüyordu, kaygılıydı. gözlerinin altı fazla koyuydu, kaygılıydı. kazanamayacak olabilirdi, kaygılıydı. bugün yeterince güldürmemişti kimseyi, kaygılıydı.

biraz daha rahat olabilsem belki asansör boşluğundan düştüğüm rüyalar görmezdim ve yediklerim yeniden 'tadıyor' olurdu. henüz on sekiz yıl olmasına rağmen nefes almanın bile beni bu kadar kaygılandırması sanki evden çıkarken nefesimi tutuyormuşum da gün boyu öyle geziyormuşum gibi hissettiriyor. bazen çok zorlanıyorum ve bazen otobüste biri bana anlamış gibi gülümsüyor.

patates

uzun yıllardır ankara'da yaşayan biri olarak istanbul'da gözümü açmanın en güzel yanının sabaha karşı oda henüz kahverengi - griyken, herkes uyurken martıların çığlıklarını duymak olduğunu düşündüm hep. ankara'nın kimseyi uyandırmadan ötmeye çalışan kuşlarının yanında ne olup bittiği umurlarında değildi martıların çünkü. çocuk ağlaması ya da sarhos narası sanabilirdin, umurlarında değildi.
şimdi o sabahlara başka anlamlar karıştırabilir miyim?
bilmiyorum.

görmeyip duymayıp bilmediğimiz bir dünyada her şey daha iyi - değil.

BTK'nın geçtiğimiz hafta alan adı sağlayıcı kurumlara gönderdiği yasaklı kelimeler saçmalığından haberiniz olmuştur. Ülkemizin interneti zapturapt altına alma konusunda dünyanın en sansürcü devletlerini geride bırakacak hamlelerine sürekli yenileri ekleniyor.
22 Ağustos'ta devreye girecek sistemde, en özet ifadeyle, internete bir devlet filtresinden geçerek gireceğiz (kararın tamamı burada). Filtreler bir kaç tip ve her internet abonesi bu filtrelerden birini kullanmak zorunda, filtreyi aşmak suç olacak. İşyerinde Websense gibi uygulamaları kullanmak zorunda olanlar bilir, "tasteless" yani "zevksiz" bahanesiyle mizah sitelerine bile erişim engellenir kimi zaman Websense ile. 22 Ağustos'tan itibaren artık aradığınız bir çok şeye ulaşamayacaksınız.
Başkent Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim görevlisi Prof. Dr. Mutlu Binark'ın Yeni Medya Düzeni için yazdığı makalesinde konu hakkında güzel bir yorum bulunuyor.
Konunun gündeme taşınması da Serdar Kuzuloğlu'nun NTV'de verdiği bir röportaj oldu. Mizah programı yaptığını zanneden Banu Güven'in izin verdiği sürelerde Serdar konuyu gayet güzel toparlıyor. Vaktiniz varsa izleyin lütfen.
Lütfen konu hakkında bilgi sahibi olun ve etrafınızı yaklaşmakta olan dev sansüz dalgaları hakkında uyarın.

Kaynak: Bigumigu

yaysak mı yaymasak mı diye düşünmeden,
mümkünse.

ah ek olarak, bloguma da girilemeyecekmiş şurada geçen bir kelimeden ötürü.
güzelsin sevgilim
ama çok yakından!
dün de 3-4 gibi yattım ve sabah kalkabilmek için birer dakika arayla üç alarm kurdum. uyanmasına uyandım ama içimdeki isteksizlik tüm bedenimi ele geçirdiğinden yatmaya devam ettim ve dershaneye gitmedim. kahvaltı yerine arada yaptığım gibi yemek yedim, city of angels izledim, 98'de hollywood filmlerinin de yeşilçam'dan pek farkı olmadığına karar verdim ve sonra gidip yine uyudum. annem en sonunda o kadar sinirlendi ki kapıyı açıp kalkmam ve bütün gün yatmam üzerine yüksek desibelli cümleler sarfetti. ben de uyandım. rüyamda ikinci şeytan marka giyer olayı cereyan ediyordu. sarışın, parası bol kadının biri bana asistanı olmamı teklif ediyordu ve sonra tuhaf bakışlarla asistanlıktan nerelere yükselebileceğimi anlatıyordu. en son çay için verilen kuponları aradığımı hatırlıyorum kadının masasında. sonra annem geldi.
JG beni mimlemiş. biraz geç gördüm bu yüzden özür diliyorum ve bazen mimleri yapıyorum evet. teşekkür ediip, konuya geliyorum. ruh halimi yansıtan müzik, fotoğraf veya şiir koymalıymışım buralara. koyayım öyleyse. değil mi. birini değil ikisini seçeceğim.

gün içinde kimi zaman şöyleyim.

otobüste eve dönerken akşama doğru böyle.

ve geceleri canım uyumak istemezken bu aralar.


"bir şehir neresinden terk edilir
bana hep sen hatırlattın."
5'e kadar yolum var.

kafası bin beş yüzlerin ülkesi vol. 2

dün annemle türkiye'nin sosyolojik bi laboratuvar olduğundan bahsediyorduk - daha doğrusu bana aniden vahiy gelmişcesine "aslında..." diye cümleye başlamamla gelişti her şey- ve sabah gazeteye bakınca güzel ülkemin beni yanıltmadığını gördüm.

bakıyoruz genç bir çift otobüste sarılarak oturduklarından iett şoförü tarafından "burası seks yapma yeri değil." cümlesiyle sözlü tacize uğruyor, otobüsten indiriliyor. bakıyoruz eskişehir'de sabaha karşı eve dönen 21 yaşında bir genç kız bir apartman görevlisi ve 19 yaşında üniversite öğrencisi tarafından sözle ve elle taciz ediliyor, apartman görevlisinin yaptığı açıklama o saatte tek başına gördüğü için genç kızı 'fahişe' sanması oluyor. ankara üniversitesi tıp fakültesi öğretim üyesi psikiyatr prof. dr. oğuz berksun kadının mağduriyet yaratmak amacıyla şiddet gördüğünü söylüyor. başbakan kendisinin çeyrek yaşındaki lise öğrencilerini tehdit ediyor.

ve uçan süpürge kadın filmleri festivali başlıyor.

bilmem. başka iyi haber yok gibi.  

yine de mutlu olduğum bir şey varsa o da insanların  artık sokağa çıktığı. ses çıkarttığı.


alttakini dinlemeye devam ediyorum o ayrı.


çirkin adamlar güzel şarkı söyler.

lady gaga beni korkutuyor.

eylemden bahsetmek isterdim ama

gazetede gördüğüm haber (pedagog barış çiçek'in "sesimi duyan var mı?"  kitabı için yaptığı bir deney var, 10 yaşında bir kız çocuğu olarak internetteki sohbet odalarına girip bir saat içinde 42 cinsel ilişki teklifi alması üzerine ve muhabir de aynı yolu deneyerek 12 yaşındaki ayla'yı sohbet odasına sokup yarım saat içinde çiçek'in ulaştığı rakamlara geliyor) üzerine tarif edemediğim duygular içersindeyim. o sebeple şunlara göz atmalı, okuyup yazıyorsak bir şeylerin bilincinde olmalı ve bunu aktarmalıyız diyorum. eylem kısmını da ileriki saatlere veya günlere bırakıyorum.

yine habere ve araştırmalara göre türkiye'de google'da en çok aranan kelimelerden biri de "child porn" ayrıca daha bugün gazetede 46 yaşındaki bir öğretmenin yanılmıyorsam ilkokul 2'ye giden kız öğrencileri soyup elle taciz ettiğine dair bir haber vardı. o yüzden şu hatuna katılmadan edemiyorum:

Slutwalk Toronto 040
(toplum "tecavüz etme"den çok "tecavüze uğrama"yı öğretiyor)

bunlar da pedofiliyle ilgili reklamlar, oldukça iyiler bana kalırsa; çünkü afişin asılı olduğu yerde ışıkları kapattığınızda ikinci, fosforlu olan resim görünüyor:


(ışıkları kapatın ve annie'nin karanlık korkusunu yenmesine yardım edin
pedofili, görmeyebilirsin ama gerçekleşiyor olabilir)




(bu, burada olmamalı. ama bazı insanlar bunu göremiyor gibi davranıyor.)







yarın pazar

tek derdimin çişim geldiğinde eve gidersem annem beni içeri alır mı korkusuyla başka bi tuvalet bulmak olduğu günleri özledim. acaba jop yer miyim diye düşündüğüm günler ise baş ağrısı yaratıyor sadece.

neticede ben ne için endişeleneceğini unutup, sonra düşünüp, hatırlayıp, endişelenen bir insanım.

bu yüzden bazen şapşal kelimesini layıkıyla taşıdığıma inanıyorum. buraya sevgilisinden ayrılan genç insanların facebook'ta kendilerini kaybetmeleriyle ilgili bir yazı döşemek isterdim ama üşeniyorum. sen hayal et, orda hiç hoşlanmadığın şeyler göreceksin. neticede ilk ayrılan siz değilsiniz gençler. böyle vakalar oluyor. kendinizi düşsel avuntular adlı grubun bir kölesi haline getirmeyiniz. yapmayınız. etmeyiniz. yazıktır. 

bir de şu aralar sıkıntılarımdan biri de bir çatı bulmak. çatıda çekim yapmak istiyorum ama çatı bulamıyorum. değil bulmak nasıl aranacağına dair fikrim bile yok. şimdi gidip arkaplanım için fotoğraf arayacağım. haydi.

pazara az kaldı.

aşk kelimesinin şu an benim için ifade ettiği tek şey gazelde sıklıkla kullanılan konular arasında yer alması.
buna biraz üzülüyorum.
bir yer bul otur önce.
brian molko eşcinsel, biseksüel, heteroseksüel ayrımını yıkandır benim kafamda. insanın sadece insan olduğunu gösterendir. i know you love the song but not the singer demiştir. daha ne desindir.
yaklaşık bir aydır yediğim şeylerin tadını alamıyorum ve sinir bozucu olmaya başladı. mideme giren hiçbir şey keyif vermiyor. tek şey hariç, kiraz domatesler. evet.

orbit

kaybedenler kulübü'nde bi iki cümle vardı. istediğin gibi yaşamak ve bazen bunun için bedel ödemek üzerine. şimdiye kadar kendi adıma düşündüğümde bedel dediğim şey uykusuzlukla gözyaşı arasına sıkışmış günlerden ibaret. daha fazlası için hazırlıklı olup olmadığımı kestiremiyorum. bi hayal için bedel ödemeyi göze almak ve ödenen bedelin hayali yok etmesi. durumlar bazen durduk yerde sırtıma bi ağrının saplanması gibi. ne zaman soğuk yediğimi ya da ne zaman ağır çanta taşıdığımı bilmiyorum. oysa cevap orda: genelde.
laaay lalalayy laaay la la laaaayyyyyy.

herkes uyuyor.

muhtemelen bunu sen de izledin.


ama hala ordayım.
ordasın.

çay ve biyoloji animasyonları ile adeta farklı bir boyuttayım.

temiz ve soğuk denizlerden...


sabah fransızca sınavında benimle aynı adı taşıyan birisiyle tanışmam hakkında kurgulama yapar iken "anons duyduk" ile "anons dinledik" arasında dili katledip, sınavdan sonra "aprandr" ve "atandr" diye içimde fransız fransız havalarda gezinirken nasıl olup da "antandr"ı aklıma getiremediğime biraz hüzünlendim ama sonra geçti. ev halkı bir süreliğine malikaneyi terk ettiğinden midemi mutlu etmek tamamen bana kaldı ve ilk sınavımı verdim. neticede marul yoksa karalahana vardı ve ben bununla baş edebilirdim. gönül isterdi ki kendimi yollara vurayım gezip dolaşayım hazır kuşlar şakıyorken dışarıda ancak ve ancak izninizle, biyoloji çalışacağım.  

yaptın mı beğendiğini.

evren yeterince somurtmadığıma karar vermiş olmalı ki biraz da benim müdahelemle dudağımın solunda oluşan yara yüzünden şimdi istesem de gülemiyorum. sınav sonrası dövülmekten beter olmanın yeni yeni yükünün hafiflediği şu günlerde arkadaşlarımın üniversite kabulleri geliyor ve ciddi anlamda seneye herkese dershaneden selam söyleyeceğimi düşünmeye başladım artık. ağzımı açsam suratına biyoloji terimleri çarpar ve hala üçyüzonyedisayfalık sınav konularını bitiremedim. yarın beni çok şık bir fransızca sınavı bekliyor ve temizliğin imandan geldiğini düşünürsek türkiye'nin yüzde yetmiş beşinin imansız olduğunu sana söyleyebilirim. yeter ki benimle otobüse bin.

a cell wouldn't reproduce without a nucleus.(uyaklı.)


bi kaç saattir biyoloji çalışıyordum da, hiç hoşlanmadığımı söylemem lazım. (yazıdan da anlaşılacağı üzere, genç kız sıkılmış, genç kız yorgun.) ek olarak ygs şokunu hala atlatabilmiş değilim. yediğim darbeden ötürü başım üç gündür ağrıyor. 
ama bi bahar gerçeği var.

biraz canım sıkkın. açık konuşalım.

şimdiye kadar öğrenmiş bulunduğum tüm küfürler dilimin tam ucunda duruyor. dökülmek için çok istekliler. sınavdan sonra beşevler'den kızılay'a kadar yürüdüm. ayaklarımın altı acıyor biraz, biraz dizlerim ama yorgunluktan mutlu gibiyim. mutsuzluğumun içinde mutlu gibiyim. bedenim yorgun. beynim yorgun. insanlara kötü davrandım. yarın kimseyi görmek istemezken pat diye her şeyin içine düşeceğimi bilmek canımı sıkıyor. "boşver üzülme ya" laflarını duyacak olmak canımı sıkıyor. teselli istemiyorum, bilindik cümlelere tokum zaten. üstüne üstlük konuştukça ağlayasım geliyor ki ağlamam demek tesellilerin beş yüz katına çıkmasının yanı sıra acıyan bakışlar demek.
bungee-jumping yapmaya gidelim mi, nasılsın sorusuna standart diyebilecek düzeye gelene kadar. çünkü nasılsının cevabı şu an bok gibi.

azıcık konuşalım.

şimdi. malum yarın sınav var. heyecan var mı sorusu şu dünyadaki en saçma sorulardan biridir. olmayan heyecanı getirir. ama yine de, heyecan yok. gerilim var ama heyecan yok. kendimi parçalayarak sınava hazırlanmadığım etraftaki boş test kitapları ve denemelerden anlaşılabilir. bu yüzden olur da ilk sınav kötü geçerse hayata küsmeyip enerjimi lys'ye saklamayı düşünüyorum. zira inanmayacaksın ama onun matematiği daha kolay. sınavdan bir gün önce bedava mesajlarımı elimden alan avea'ya küfürler saydırmadım değil, hayır tanımadığım numaradan bile mesaj geldi ve cevap veremedim. biraz kırgınım.
OLUR DA BU YIL KAZANAMAZSAM ÜZÜLECEĞIM YINE DE LAN.


hepimize zeka pırıltılı bir sınav diliyorum. her nerde ve ne şekilde olursa olsun bloga girilemiyor olsa bile.

fikir güzel.

kurdela almam lazım.

annem bir iki haftadır yemek haricinde ev işlerinden istifa ettiğinden özetle evi bok götürüyor. bayağı bildiğin tozlar uçuşuyor evde. ben de yememe bakıyorum. zira kabak tatlısı tencerede oldukça hava benim için hoş. hava dedim de ankara'nın menapozlu gibi bir öyle bir böyle olması ciddi anlamda canımı sıkıyor. bahar gelsin ya da gelsin. bugün bol bol pasif içici olarak sigara içtim ve işin yanıma kâr kalan tek yanı güzel insanlarla sohbet ve aldığım iltifatlar oldu. ara ara etrafımdaki hemcinslerimden duyduklarım da iyi hoş tabi ama dostum, beğenilmek iyidir. kızılay'daki sokaklardan birinde (yüzyıllar var ki adlarını öğrenemedim o sokakların) "arkdışlar fal var fal baklır" diyen ve bunu iddiaya girerim hiçbirinizin duyma şerefine erişmediği vurgu ve tonlamalarla söyleyen biri var. bi gün o adama gıcık olanlar toplaşıp çok fena döveceğiz, bundan felaket derecede eminim. pazar günü sınavdan sonra k.'yle birlikte kaybedenler kulübü'ne gidiyoruz ve bir ay sonra okula dönecek olmamın verdiği üzüntünün yanında mutlandıran tek şey bu.

lllb

bazen o kadar mutsuz oluyorum ki, bi gün yüzümü asfalta düşüreceğimden eminim.

u.h.

bugün çocukluğumun şarkılarını yaratan adamın kim olduğunu öğrendim. içim bi tuhaf.
ve ben küçüğüm şarkısını çok severim.





problem başka yerde (koçum).

yaklaşık 1 (bir) saatte yaklaşık 10 (on) sorudan toplamda 3 (üç) hareket problemi çözebilmiş olmamı zeka seviyeme mi yoksa başka bir şeye mi bağlayayım gerçekten bilemiyorum. düşündüm de şimdiye kadar gördüğüm en sevimli anne üç - dört yaşlarındaki oğluna "dostum" deyip, kızmasıyla dalga geçen anneydi. hayatımda mesafelerin neden hep büyük büyük anlamlar taşımaları gerekiyor bilemiyorum. uzaklığın bazen içerde bi yerde yarattığı o boşluğu tarif edebilmenin, gösterebilmenin tek yolu özlenene sarılırken çekilmiş bi fotoğraf olabilir ancak. özlemeye başladığında korkar mı insan? korkar. ardından gelecekleri ve gidecekleri biliyorsa korkar.

kafası bin beş yüzlerin ülkesi

çernobil seviyesi yedi diyorlar, japonya altıya gelmiş, başbakan "o zaman evinize de aygaz tüpü koymayın" diyor.


filmi hala izlemedim. ama bu güzel.

sabahları evin önü buzlu oluyor, slalom yapışım bu yüzden.

bugün ailemin bile benden ümidi kestiği sesli olarak yüzüme söylendi.


bi de bu var.

örtüsüz kadın perdesiz eve benzer. perdesiz ev ya satılıktır ya da kiralıktır.

akp ünye ilçe tanıtım ve medya başkanı süleyman demirci'nin facebook'taki beyanatını okudunuz.

bunun dışında,


dün sekiz sularında bu güzel beşliyi izliyordum. oyun ilk perdede beklentinin boşa çıkacağı hissini uyandırsa da ikinci perdede tokadı çarpıyor diyebiliriz. iyi de ediyor - da ben korkuyorum iyice. yani doğru ve düzgün olan hiçbir şey yok mu gerçekten, temiz kalabilen?





blogger'ın kapatılması aihm'e taşınıyormuş bu arada.

bugün dünya kadınlar günü falan.

aslında hiçbir şey normal değildi. bi kere martta kar yağıyordu. bunun neresi normaldi. hiçbir şey normal değildi. kazma kürek değil soğuktan ciğerler yanıyordu. kütüphanede yer yoktu. burnumu çekiyordum. gözlerim sulanıyordu.

sonra ne olduysa kendimi otobüs durağında onlarca insanın arasında, karın altında donarken buldum. otobüsler gelmekten çoktan vazgeçmişti, taksiler yolcu almayı reddediyordu. herkes küfrediyordu. niye çıkmışlardı. ne güzel evde oturuyorlardı. allah allah ankara böyle kar böyle rezillik görmemişti. 

ama olmuştu lan. 

deli gibi kar yağıyordu. "biraz" bekledikten, otobüsün gelmeyeceğini anladıktan, dolmuş duraklarındaki devasa kuyruğu gördükten, toplaşıp taksi bulamadıktan sonra yürümeye karar verdim. kızılay'dan bakanlıklar'a yürürken bir yer yön özürlü olarak eskişehir yolu'na giden otobüse "oran yolundan geçiyo mu?" diye sordum. evet lan. sordum. şoför de cevap olarak 

kapıyı suratıma kapadı.  

şoku atlattıktan sonra yürümeye devam ettim. derkeeen bi şekilde bi arabaya kendimi attım. lakin. araba cinnah'tan yukarıya çıkamadı. saat sekize geliyordu. bacaklara kuvvet diyerek yola düştüm. tam anlamıyla köpek gibi solumaya ve notre dame'ın kamburu formu almaya başlamışken arkamdan bi ses "biraz dinlen istersen" dedi. döndüm. "hııeeah" tadında manasız bir ses çıkardım. "siz benden daha genç gibisiniz" dedim. zira kendisi 80 yaşında falandı ve saat üçten beri yürüyordu. sonuç olarak ziyadesiyle ıslanıp yürüdükten sonra atakule'de babam tarafından alınıp eve yollandım.  

ankara böyle kar görmediiiiiiiğğğ. yalan. beytepe'deyken tak çıkar zincirle kızılay'dan yardırdığımızı bilirim. karasal iklim bu arkadaşım. olur.  

o değil de. cinnah meğer çok dikmiş. ben bugün bunu anladım dostlar. 

iyi geceler sayın dinleyen. sizinle yatmış mıydık?

-olmayınca olmuyor ya.
+ama olur. ben sana söyliyim, yeterince beklersen her şey olur.
+evet, bir beklemek bir de zorlamak diye iki şey var hayatta.
-öyle yani tabi; yeterince, zaten, yaşarsan ölürsün bir şekilde.
+evet. evet. anlıyorum.
-sırtını kaşıyım mı?
+oldu. hmm. uyurum ama sonra.
-uyu











gerçekten bi daha beni görmek istersen bi yolunu bulur gelirsin dedim.

bi şeyler duydum.

bu ülkede yasalı yasadışı yapsak da yasadışılığı ne yapsak da yasallaştırsak harekatı var. hala görmeyen varsa şuraya duymayan da varsa buraya tıklasın. okusun. gerekeni yapsın. bu kez rica ediyorum. düşünsene.

d.ü.h.k.h.

“uygarlık ve barbarlık kardeştir.”
-Havel-

dünya sığmıyor insana havel
yüzlerdeki, yüreklerdeki maske
parada kir, suda klor, havada nem
yüksek borsa, alçak basınç
ve kanun hükmünde ihanetler, sahtekâr jestler

/insan, sığmıyor insana havel!/

ve her şey:
şey!
mesela o takvimler, o günler
her biri şimdi kim bilir neredeler
yalancıdır aynalara gülümseyen o muhteşem gençlikler
bir yaz yağmuru gibi çabucak geçecekler
bize kalan kurt kapanı sözleşmeler
ve iş akdi kıvamında morarmış evlilikler

oysa insanı büyüten yalnızlık mıdır havel?
biz bu kentlerde
bu ömürlerin gecelerinde çürüsek bile
şimdi eski dağlarda vakur bir şafak yırtılmaktadır
ve dışarıda üşüyen bir haziran
kalbimde yılların tufanından artık bir hazan

(kalbimde hazan
ve şairdir elbet
sözcüklere rus ruleti oynatıp yazan!)

dışarıda üşüyen bir haziran
kanımda nikotin cehennemi
kısa kibrit uzun duman
yaan!
yine yaan! yine yaaaan!
yan ki yangınlar bile yansın
haklıdır içindeki abdal bırak ağlasın...
bırak ağlasın artık gündüzlerin ışığında aşk
gecelerin sularında yakamozlar yok
ve kuşlar konsun diye gerilmiyor balkonlara
çamaşır ipleri
duyuyorsun işte şiir de yazıyorlarmış iğfal şebekeleri(!)

dışarıda üşüyen bir haziran
dışarıda aşksız aşk, aids, hepatit b
dışarıda hormonlu sevinçler, kokmayan güller
viagra cinsellikler, çıldırtan günler!

ve dışarıda dostluğun, puştluğun kolunda gülümsemesi
ama öğrendim karanlıklardan ışık destelemeyi
ve baka baka irkilmiş gözlerine hayatın
inatla!
inatla gülümsemeyi
öğrendim içimdeki abdalı hünerle gizlemeyi...

(herkes fanusuna asmış kendini
bu yüzden beklemiyorum farklı kıyametleri...)
dışarıda üşüyen bir haziran
dışarıda öldü insan
öldü insan
hiçbir kitaba yakışmadan!

ben de yaza yaza çürütüp dünlerimi
her gün bu cehennemden çalıyorum kendimi
bu yüzden her şey:
şey!
havada hava, günlerinde gün, evlerde sarmısak soğan;
hepsi bu işte basit, olağan
her şey şey’dir; inandıklarımızdır belki de yalan
abarttığımızdır,
kül’dür herkesin payına kalan...

y.o.

albümde4.şarkı.iştegünlerimöylegeçiyor.

münasebetli zamanlarda uyumanın iyi yanı münasebetsiz zamanlarda münasebetli saatlerde uyuyan insanların bıraktığı yalnızlıkta aklını kaçırmamakla ilintili.

üç.

yo fazla bir şeye gerek yok,
bunu
şunu
ve onu
okuman yeterli.

bu ülkede neler olduğunu ve olacağını anlaman için.
sonra gel konuşalım.

aşk dediğin frieda'nın ismini diego'yla aynı sayıda harf taşısın diye frida'ya çevirmesidir.

bunu söylemeyi unutmuşum.


ha ne diyorduk, kandil sebebiyle ertelenme mi? hı? efendim?

ben hiç kocaman kocaman başarısızlıklar yaşamadım. sorumluluk sahibi ama geniş bi insan oluşum genellikle uykusuz gecelere ve olduk olmadık yerlerde ağlamalara mal oldu; çünkü geniş olmama rağmen mükemmeliyetçi bi tarafım da mevcut ve bu zıtlık bana fena patlıyor. şu sınavı kazanıp kazanamamak umrumda değil aslında. okuduğum okulda yapmak ve yazmak zorunda olduğum bir düzine ıvır zıvırdan sonra öss'nin nasıl tırt bir sınav olduğunu açıklamaya kelimelerim yetmez. normal bir okulda okuyup da kazanamayanlara tam da bundan ötürü biraz gerizekalı ve tembel gözüyle bakıyorum o yüzden. bana raporlar alıp da yapamamayı kimse haklı çıkartamaz çünkü. neyse asıl mevzu şu ki felaket derecede korktuğum şey üniversitede seçtiğim alanda başarısız olmak aslında. biliyorum "bunu al. buraya koy. bunu yap. böyle olsun." düzeninde yapamam, kendimden bir şeyler katma ihtiyacım ve isteğim ağır basar ama "al bakalım, yarat." dediklerinde de ayvayı ayrı bir şekilde yemekten çok korkuyorum. güvenemiyorum o kadar kendime. bunu yaparım ben diyemiyorum bir türlü. herkesin "potansiyel işsiz çıkartıyor o bölümler." gözüyle baktığı yerlerde okumayı düşünüyorum, seçim yapmaya çalışıyorum ve sıkıntılar basıyor içimi. gelecekten korkuyorum. bugünü dalgınlıkla yaşıyorum ve geçmişi düşünmeye vaktim bile olmuyor. "iyisi mi sen beni bırak, devam et." diyesim geliyor ortaya çoğu kez. güvendiğim, sahip olduğum özelliklerin eksikliklerini fark ediyorum her gün ve daha da korkak olmaktan başka bir şey yapamıyorum. kafamda bir şeyleri evirip çevirmekten nasıl yorulduğumu anlatamam. ya, öyle işte.

görünen o ki bu gece çok geveleyeceğim buraya. parça parça.

bu pek şahane iki insana da teşekkür ediyorum (bildiginkadın, demirbey) müzikler için. önermek isteyen olursa daha buralardayız.

istanbul'da saçın bile güzelleşiyor, anlıyor musun?


güzeldi. hiçbir şey düşünmedim ve sadece gezip alışveriş yaptım. ve tabi ki YEDİM. sonra hayatı bundan ibaret olan insanları düşündüm, onlara üzülmeye yeltenirken ulaşıma bi servet akıttığımız gerçeğine daha fena gözlerim doldu. bi ara tek hatırladığım o turnikeden bu turnikeye geçmeye çalıştığımızdı ve altı üstü aynı şehir içinde yer değiştiriyorduk. tamam. istanbul kalabalık ama yaşam var. bunu ankara'da yaşayan anlar, bilir, hüzünlenir. burda saat ondan sonra caddeler tenhalaşıyor. 
resim aşığı falan değilim, frida'yı sadece izlediğim filmden biliyordum ama yine de sergisine gitmeye kararlıydım.  gittim de ama açık konuşmak gerekirse sergiyi beğenmedim. filmde gördüklerimin yarısı bile yoktu, çok az tablo getirmişlerdi ve üstüne üstlük sergi sonunda en beğendiğim "şey" şu yukarıda görmüş olduğunuz, flaşsız çekimden ötürü sararmış diego rivera çizimi oldu. onun yerine biz de çarlık rusyası'nı anlatan rus ressamlarla yetindik ki yetinmek yetersiz bir kelime aslında, adamların yaptığı resim değil fotoğraftı daha çok.
o kadar gitmişken süresi uzatılmış body worlds sergisine de gitmemek olmazdı tabi, oraya da dahil oldum ancak ve ancak yıllar sonra eminim sergiden aklımda kalan tek şey çekiç, örs ve üzengi üçlüsü olacak. millet kasla beyinle büyülenirken ben bu üçlüyle kendimden geçtim ve nedenini kesinlikle bilmiyorum. bir de ceninler var tabi. iki haftalık, üç haftalık vs. gerçi onların "gerçekliği"nden şüphelenmedim değil; çünkü o kadar küçük şeyleri nasıl olup da alabildiklerini, muhafaza edebildiklerini kafam almıyor. bilen varsa anlatsın. 
hava da bize kıyak geçti bu birkaç gün içinde güneş gerçekten ısıtıyordu falan filan 

fakat

şu an çok soğuk.

matmazel ankara rüzgarlı odasından bildirdi. esen kalın.

edit| bunu da tesadüf eseri görmüş olduğumu hatırlayıp değinmek isteğime karşı koyamadım. okuyacağınız şey kelebek yazarlarından onur baştürk'e ait. daha doğrusu bir okuruna. ama okuyunca görülüyor ki kendisi de "ortamların" böyle olduğu düşüncesinde: 

Şehir Atlası
ANKARA MODASI VE ŞiMDiKi ANKARA
Aşk Tesadüfleri Sever, filmi dolayısıyla Ankara yeniden moda oldu.
Ve gördüğüm o ki, Ankara uzun zamandır hiç bu kadar iç geçirten, özlem duyulan muhabbetlerin içinde yer almamıştı.
Bu sebeple pazartesi günü “Benim için Ankara”yı çıtlatmıştım.
şimdi sıra yeni Ankara'da... Bugün neler yaşanıyor Ankara'da, Ankara gençliği nerelere gidiyor? Ben değil, Ankaralı okurum Utku aktaracak bu kez. Çünkü durumu özetleyen çok güzel bir mail atmış. işte Ankara'nın sosyal hayatındaki son perde:
“şu anda alışveriş merkezleri arasında kıyasıya bir rekabet yaşanıyor.
Ankara'nın temel taşı Ankamall. Eskişehir yolu tarafında ise zirvedeki merkez Armada. O bölgede Cepa açılmış ve rakip olmuştu. Bunu Gordion ve Kentpark takip etti ve Armada'nın tahtı sallandı.
Çankaya bölgesinin zirvedeki ismi Panora. Ankara'nın istinye Park kıvamındaki alışveriş merkezi. Daha yapılırken açılmasını beklediğim birkaç mağaza bu seneyle birlikte oradaki yerini aldı (Hugo Boss, Burberry, Ralph Lauren). Panora'nın en büyük artısı ise lokasyonu ve giriş kısmında bulunan 10 mekanlık teras kısmı. Aslında hemen hemen her Ankaralı'nın beklediği ise bir alışveriş sokağı.
Buna en müsait olan yer tabii ki Tunalı. Beymen'in gelmesinden sonra az da olsa tekrar hareketlenen, Papermoon ile renklenen Tunalı bölgesinde Vakko da çok katlı mağazası ile yerini aldı....
Küçük istanbul diye tabir edilen, 34-06 çekişmesinin en çok yaşandığı Filistin Caddesi'ndeki son durum ise şöyle: Home Store buradaki yerini kapattı ve istanbul bir adım geriye düştü.
Ama yine de zirveye oynayan iki mekan da istanbullu; The House Cafe ve Kitchenette. Özellikle Kitchenette'de hafta sonları yer bulmak imkansız. The House Cafe ise istanbul'daki kimliğinden çok farklı bir biçimde lounge tarzında hizmet veriyor.

arkadaş siz hangi gençlikten bahsediyorsunuz? hadi alışveriş merkezleri tamam da hangi kafadaki gençlik papermoon'da yemeği bıraktım oturup bir şey içiyor? filistin caddesi'ndeki mekanlarda kaç lise, üniversite öğrencisi sürekli yiyip içiyor? hadi yediler bu insanlar ayın devamını nasıl getiriyor? bahsedilen hepi topu bin - iki bin kişilik bir öğrenci grubu. onların da babalarının parası var yiyorlar da gerisi? hani nerde "gençlik"? kaldı ki kitchenette'te iş güç sahibi insanların yemek yediği, hatta azıcık ses yapıldığında da size uyarılar döşedikleri gerçeği var. ayrıca arkadaş park caddesi'ni es geçmiş, olmadı bu bak. oysa gençlik hep orda. hep.

lusindıskayvitdaymınds.

ben gidiyorum.

kendinize iyi bakın. ayakları iyi kollayın zira ankara çok soğuk. aşık olun. çikolata yiyin. bi de beni özleyin mesela bu bi kaç günde. azıcık sevineyim. niye deyin, kaç gündür deyin. yazmadı deyin telaşlanın falan. ne bileyim. dönünce görüşürüz. bi de bana bunu söyleyen adamla dünya evine gireceğim.


mesela denizden gitsem.