kafası bin beş yüzlerin ülkesi vol. 2

dün annemle türkiye'nin sosyolojik bi laboratuvar olduğundan bahsediyorduk - daha doğrusu bana aniden vahiy gelmişcesine "aslında..." diye cümleye başlamamla gelişti her şey- ve sabah gazeteye bakınca güzel ülkemin beni yanıltmadığını gördüm.

bakıyoruz genç bir çift otobüste sarılarak oturduklarından iett şoförü tarafından "burası seks yapma yeri değil." cümlesiyle sözlü tacize uğruyor, otobüsten indiriliyor. bakıyoruz eskişehir'de sabaha karşı eve dönen 21 yaşında bir genç kız bir apartman görevlisi ve 19 yaşında üniversite öğrencisi tarafından sözle ve elle taciz ediliyor, apartman görevlisinin yaptığı açıklama o saatte tek başına gördüğü için genç kızı 'fahişe' sanması oluyor. ankara üniversitesi tıp fakültesi öğretim üyesi psikiyatr prof. dr. oğuz berksun kadının mağduriyet yaratmak amacıyla şiddet gördüğünü söylüyor. başbakan kendisinin çeyrek yaşındaki lise öğrencilerini tehdit ediyor.

ve uçan süpürge kadın filmleri festivali başlıyor.

bilmem. başka iyi haber yok gibi.  

yine de mutlu olduğum bir şey varsa o da insanların  artık sokağa çıktığı. ses çıkarttığı.


alttakini dinlemeye devam ediyorum o ayrı.


çirkin adamlar güzel şarkı söyler.

lady gaga beni korkutuyor.

eylemden bahsetmek isterdim ama

gazetede gördüğüm haber (pedagog barış çiçek'in "sesimi duyan var mı?"  kitabı için yaptığı bir deney var, 10 yaşında bir kız çocuğu olarak internetteki sohbet odalarına girip bir saat içinde 42 cinsel ilişki teklifi alması üzerine ve muhabir de aynı yolu deneyerek 12 yaşındaki ayla'yı sohbet odasına sokup yarım saat içinde çiçek'in ulaştığı rakamlara geliyor) üzerine tarif edemediğim duygular içersindeyim. o sebeple şunlara göz atmalı, okuyup yazıyorsak bir şeylerin bilincinde olmalı ve bunu aktarmalıyız diyorum. eylem kısmını da ileriki saatlere veya günlere bırakıyorum.

yine habere ve araştırmalara göre türkiye'de google'da en çok aranan kelimelerden biri de "child porn" ayrıca daha bugün gazetede 46 yaşındaki bir öğretmenin yanılmıyorsam ilkokul 2'ye giden kız öğrencileri soyup elle taciz ettiğine dair bir haber vardı. o yüzden şu hatuna katılmadan edemiyorum:

Slutwalk Toronto 040
(toplum "tecavüz etme"den çok "tecavüze uğrama"yı öğretiyor)

bunlar da pedofiliyle ilgili reklamlar, oldukça iyiler bana kalırsa; çünkü afişin asılı olduğu yerde ışıkları kapattığınızda ikinci, fosforlu olan resim görünüyor:


(ışıkları kapatın ve annie'nin karanlık korkusunu yenmesine yardım edin
pedofili, görmeyebilirsin ama gerçekleşiyor olabilir)




(bu, burada olmamalı. ama bazı insanlar bunu göremiyor gibi davranıyor.)







yarın pazar

tek derdimin çişim geldiğinde eve gidersem annem beni içeri alır mı korkusuyla başka bi tuvalet bulmak olduğu günleri özledim. acaba jop yer miyim diye düşündüğüm günler ise baş ağrısı yaratıyor sadece.

neticede ben ne için endişeleneceğini unutup, sonra düşünüp, hatırlayıp, endişelenen bir insanım.

bu yüzden bazen şapşal kelimesini layıkıyla taşıdığıma inanıyorum. buraya sevgilisinden ayrılan genç insanların facebook'ta kendilerini kaybetmeleriyle ilgili bir yazı döşemek isterdim ama üşeniyorum. sen hayal et, orda hiç hoşlanmadığın şeyler göreceksin. neticede ilk ayrılan siz değilsiniz gençler. böyle vakalar oluyor. kendinizi düşsel avuntular adlı grubun bir kölesi haline getirmeyiniz. yapmayınız. etmeyiniz. yazıktır. 

bir de şu aralar sıkıntılarımdan biri de bir çatı bulmak. çatıda çekim yapmak istiyorum ama çatı bulamıyorum. değil bulmak nasıl aranacağına dair fikrim bile yok. şimdi gidip arkaplanım için fotoğraf arayacağım. haydi.

pazara az kaldı.

aşk kelimesinin şu an benim için ifade ettiği tek şey gazelde sıklıkla kullanılan konular arasında yer alması.
buna biraz üzülüyorum.
bir yer bul otur önce.
brian molko eşcinsel, biseksüel, heteroseksüel ayrımını yıkandır benim kafamda. insanın sadece insan olduğunu gösterendir. i know you love the song but not the singer demiştir. daha ne desindir.
yaklaşık bir aydır yediğim şeylerin tadını alamıyorum ve sinir bozucu olmaya başladı. mideme giren hiçbir şey keyif vermiyor. tek şey hariç, kiraz domatesler. evet.

orbit

kaybedenler kulübü'nde bi iki cümle vardı. istediğin gibi yaşamak ve bazen bunun için bedel ödemek üzerine. şimdiye kadar kendi adıma düşündüğümde bedel dediğim şey uykusuzlukla gözyaşı arasına sıkışmış günlerden ibaret. daha fazlası için hazırlıklı olup olmadığımı kestiremiyorum. bi hayal için bedel ödemeyi göze almak ve ödenen bedelin hayali yok etmesi. durumlar bazen durduk yerde sırtıma bi ağrının saplanması gibi. ne zaman soğuk yediğimi ya da ne zaman ağır çanta taşıdığımı bilmiyorum. oysa cevap orda: genelde.
laaay lalalayy laaay la la laaaayyyyyy.

herkes uyuyor.

muhtemelen bunu sen de izledin.


ama hala ordayım.
ordasın.

çay ve biyoloji animasyonları ile adeta farklı bir boyuttayım.

temiz ve soğuk denizlerden...


sabah fransızca sınavında benimle aynı adı taşıyan birisiyle tanışmam hakkında kurgulama yapar iken "anons duyduk" ile "anons dinledik" arasında dili katledip, sınavdan sonra "aprandr" ve "atandr" diye içimde fransız fransız havalarda gezinirken nasıl olup da "antandr"ı aklıma getiremediğime biraz hüzünlendim ama sonra geçti. ev halkı bir süreliğine malikaneyi terk ettiğinden midemi mutlu etmek tamamen bana kaldı ve ilk sınavımı verdim. neticede marul yoksa karalahana vardı ve ben bununla baş edebilirdim. gönül isterdi ki kendimi yollara vurayım gezip dolaşayım hazır kuşlar şakıyorken dışarıda ancak ve ancak izninizle, biyoloji çalışacağım.  

yaptın mı beğendiğini.

evren yeterince somurtmadığıma karar vermiş olmalı ki biraz da benim müdahelemle dudağımın solunda oluşan yara yüzünden şimdi istesem de gülemiyorum. sınav sonrası dövülmekten beter olmanın yeni yeni yükünün hafiflediği şu günlerde arkadaşlarımın üniversite kabulleri geliyor ve ciddi anlamda seneye herkese dershaneden selam söyleyeceğimi düşünmeye başladım artık. ağzımı açsam suratına biyoloji terimleri çarpar ve hala üçyüzonyedisayfalık sınav konularını bitiremedim. yarın beni çok şık bir fransızca sınavı bekliyor ve temizliğin imandan geldiğini düşünürsek türkiye'nin yüzde yetmiş beşinin imansız olduğunu sana söyleyebilirim. yeter ki benimle otobüse bin.

a cell wouldn't reproduce without a nucleus.(uyaklı.)


bi kaç saattir biyoloji çalışıyordum da, hiç hoşlanmadığımı söylemem lazım. (yazıdan da anlaşılacağı üzere, genç kız sıkılmış, genç kız yorgun.) ek olarak ygs şokunu hala atlatabilmiş değilim. yediğim darbeden ötürü başım üç gündür ağrıyor. 
ama bi bahar gerçeği var.

biraz canım sıkkın. açık konuşalım.

şimdiye kadar öğrenmiş bulunduğum tüm küfürler dilimin tam ucunda duruyor. dökülmek için çok istekliler. sınavdan sonra beşevler'den kızılay'a kadar yürüdüm. ayaklarımın altı acıyor biraz, biraz dizlerim ama yorgunluktan mutlu gibiyim. mutsuzluğumun içinde mutlu gibiyim. bedenim yorgun. beynim yorgun. insanlara kötü davrandım. yarın kimseyi görmek istemezken pat diye her şeyin içine düşeceğimi bilmek canımı sıkıyor. "boşver üzülme ya" laflarını duyacak olmak canımı sıkıyor. teselli istemiyorum, bilindik cümlelere tokum zaten. üstüne üstlük konuştukça ağlayasım geliyor ki ağlamam demek tesellilerin beş yüz katına çıkmasının yanı sıra acıyan bakışlar demek.
bungee-jumping yapmaya gidelim mi, nasılsın sorusuna standart diyebilecek düzeye gelene kadar. çünkü nasılsının cevabı şu an bok gibi.

azıcık konuşalım.

şimdi. malum yarın sınav var. heyecan var mı sorusu şu dünyadaki en saçma sorulardan biridir. olmayan heyecanı getirir. ama yine de, heyecan yok. gerilim var ama heyecan yok. kendimi parçalayarak sınava hazırlanmadığım etraftaki boş test kitapları ve denemelerden anlaşılabilir. bu yüzden olur da ilk sınav kötü geçerse hayata küsmeyip enerjimi lys'ye saklamayı düşünüyorum. zira inanmayacaksın ama onun matematiği daha kolay. sınavdan bir gün önce bedava mesajlarımı elimden alan avea'ya küfürler saydırmadım değil, hayır tanımadığım numaradan bile mesaj geldi ve cevap veremedim. biraz kırgınım.
OLUR DA BU YIL KAZANAMAZSAM ÜZÜLECEĞIM YINE DE LAN.


hepimize zeka pırıltılı bir sınav diliyorum. her nerde ve ne şekilde olursa olsun bloga girilemiyor olsa bile.

fikir güzel.

kurdela almam lazım.

annem bir iki haftadır yemek haricinde ev işlerinden istifa ettiğinden özetle evi bok götürüyor. bayağı bildiğin tozlar uçuşuyor evde. ben de yememe bakıyorum. zira kabak tatlısı tencerede oldukça hava benim için hoş. hava dedim de ankara'nın menapozlu gibi bir öyle bir böyle olması ciddi anlamda canımı sıkıyor. bahar gelsin ya da gelsin. bugün bol bol pasif içici olarak sigara içtim ve işin yanıma kâr kalan tek yanı güzel insanlarla sohbet ve aldığım iltifatlar oldu. ara ara etrafımdaki hemcinslerimden duyduklarım da iyi hoş tabi ama dostum, beğenilmek iyidir. kızılay'daki sokaklardan birinde (yüzyıllar var ki adlarını öğrenemedim o sokakların) "arkdışlar fal var fal baklır" diyen ve bunu iddiaya girerim hiçbirinizin duyma şerefine erişmediği vurgu ve tonlamalarla söyleyen biri var. bi gün o adama gıcık olanlar toplaşıp çok fena döveceğiz, bundan felaket derecede eminim. pazar günü sınavdan sonra k.'yle birlikte kaybedenler kulübü'ne gidiyoruz ve bir ay sonra okula dönecek olmamın verdiği üzüntünün yanında mutlandıran tek şey bu.

lllb

bazen o kadar mutsuz oluyorum ki, bi gün yüzümü asfalta düşüreceğimden eminim.

u.h.

bugün çocukluğumun şarkılarını yaratan adamın kim olduğunu öğrendim. içim bi tuhaf.
ve ben küçüğüm şarkısını çok severim.





problem başka yerde (koçum).

yaklaşık 1 (bir) saatte yaklaşık 10 (on) sorudan toplamda 3 (üç) hareket problemi çözebilmiş olmamı zeka seviyeme mi yoksa başka bir şeye mi bağlayayım gerçekten bilemiyorum. düşündüm de şimdiye kadar gördüğüm en sevimli anne üç - dört yaşlarındaki oğluna "dostum" deyip, kızmasıyla dalga geçen anneydi. hayatımda mesafelerin neden hep büyük büyük anlamlar taşımaları gerekiyor bilemiyorum. uzaklığın bazen içerde bi yerde yarattığı o boşluğu tarif edebilmenin, gösterebilmenin tek yolu özlenene sarılırken çekilmiş bi fotoğraf olabilir ancak. özlemeye başladığında korkar mı insan? korkar. ardından gelecekleri ve gidecekleri biliyorsa korkar.

kafası bin beş yüzlerin ülkesi

çernobil seviyesi yedi diyorlar, japonya altıya gelmiş, başbakan "o zaman evinize de aygaz tüpü koymayın" diyor.


filmi hala izlemedim. ama bu güzel.

sabahları evin önü buzlu oluyor, slalom yapışım bu yüzden.

bugün ailemin bile benden ümidi kestiği sesli olarak yüzüme söylendi.


bi de bu var.

örtüsüz kadın perdesiz eve benzer. perdesiz ev ya satılıktır ya da kiralıktır.

akp ünye ilçe tanıtım ve medya başkanı süleyman demirci'nin facebook'taki beyanatını okudunuz.

bunun dışında,


dün sekiz sularında bu güzel beşliyi izliyordum. oyun ilk perdede beklentinin boşa çıkacağı hissini uyandırsa da ikinci perdede tokadı çarpıyor diyebiliriz. iyi de ediyor - da ben korkuyorum iyice. yani doğru ve düzgün olan hiçbir şey yok mu gerçekten, temiz kalabilen?





blogger'ın kapatılması aihm'e taşınıyormuş bu arada.

bugün dünya kadınlar günü falan.

aslında hiçbir şey normal değildi. bi kere martta kar yağıyordu. bunun neresi normaldi. hiçbir şey normal değildi. kazma kürek değil soğuktan ciğerler yanıyordu. kütüphanede yer yoktu. burnumu çekiyordum. gözlerim sulanıyordu.

sonra ne olduysa kendimi otobüs durağında onlarca insanın arasında, karın altında donarken buldum. otobüsler gelmekten çoktan vazgeçmişti, taksiler yolcu almayı reddediyordu. herkes küfrediyordu. niye çıkmışlardı. ne güzel evde oturuyorlardı. allah allah ankara böyle kar böyle rezillik görmemişti. 

ama olmuştu lan. 

deli gibi kar yağıyordu. "biraz" bekledikten, otobüsün gelmeyeceğini anladıktan, dolmuş duraklarındaki devasa kuyruğu gördükten, toplaşıp taksi bulamadıktan sonra yürümeye karar verdim. kızılay'dan bakanlıklar'a yürürken bir yer yön özürlü olarak eskişehir yolu'na giden otobüse "oran yolundan geçiyo mu?" diye sordum. evet lan. sordum. şoför de cevap olarak 

kapıyı suratıma kapadı.  

şoku atlattıktan sonra yürümeye devam ettim. derkeeen bi şekilde bi arabaya kendimi attım. lakin. araba cinnah'tan yukarıya çıkamadı. saat sekize geliyordu. bacaklara kuvvet diyerek yola düştüm. tam anlamıyla köpek gibi solumaya ve notre dame'ın kamburu formu almaya başlamışken arkamdan bi ses "biraz dinlen istersen" dedi. döndüm. "hııeeah" tadında manasız bir ses çıkardım. "siz benden daha genç gibisiniz" dedim. zira kendisi 80 yaşında falandı ve saat üçten beri yürüyordu. sonuç olarak ziyadesiyle ıslanıp yürüdükten sonra atakule'de babam tarafından alınıp eve yollandım.  

ankara böyle kar görmediiiiiiiğğğ. yalan. beytepe'deyken tak çıkar zincirle kızılay'dan yardırdığımızı bilirim. karasal iklim bu arkadaşım. olur.  

o değil de. cinnah meğer çok dikmiş. ben bugün bunu anladım dostlar. 

iyi geceler sayın dinleyen. sizinle yatmış mıydık?

-olmayınca olmuyor ya.
+ama olur. ben sana söyliyim, yeterince beklersen her şey olur.
+evet, bir beklemek bir de zorlamak diye iki şey var hayatta.
-öyle yani tabi; yeterince, zaten, yaşarsan ölürsün bir şekilde.
+evet. evet. anlıyorum.
-sırtını kaşıyım mı?
+oldu. hmm. uyurum ama sonra.
-uyu











gerçekten bi daha beni görmek istersen bi yolunu bulur gelirsin dedim.

bi şeyler duydum.

bu ülkede yasalı yasadışı yapsak da yasadışılığı ne yapsak da yasallaştırsak harekatı var. hala görmeyen varsa şuraya duymayan da varsa buraya tıklasın. okusun. gerekeni yapsın. bu kez rica ediyorum. düşünsene.

d.ü.h.k.h.

“uygarlık ve barbarlık kardeştir.”
-Havel-

dünya sığmıyor insana havel
yüzlerdeki, yüreklerdeki maske
parada kir, suda klor, havada nem
yüksek borsa, alçak basınç
ve kanun hükmünde ihanetler, sahtekâr jestler

/insan, sığmıyor insana havel!/

ve her şey:
şey!
mesela o takvimler, o günler
her biri şimdi kim bilir neredeler
yalancıdır aynalara gülümseyen o muhteşem gençlikler
bir yaz yağmuru gibi çabucak geçecekler
bize kalan kurt kapanı sözleşmeler
ve iş akdi kıvamında morarmış evlilikler

oysa insanı büyüten yalnızlık mıdır havel?
biz bu kentlerde
bu ömürlerin gecelerinde çürüsek bile
şimdi eski dağlarda vakur bir şafak yırtılmaktadır
ve dışarıda üşüyen bir haziran
kalbimde yılların tufanından artık bir hazan

(kalbimde hazan
ve şairdir elbet
sözcüklere rus ruleti oynatıp yazan!)

dışarıda üşüyen bir haziran
kanımda nikotin cehennemi
kısa kibrit uzun duman
yaan!
yine yaan! yine yaaaan!
yan ki yangınlar bile yansın
haklıdır içindeki abdal bırak ağlasın...
bırak ağlasın artık gündüzlerin ışığında aşk
gecelerin sularında yakamozlar yok
ve kuşlar konsun diye gerilmiyor balkonlara
çamaşır ipleri
duyuyorsun işte şiir de yazıyorlarmış iğfal şebekeleri(!)

dışarıda üşüyen bir haziran
dışarıda aşksız aşk, aids, hepatit b
dışarıda hormonlu sevinçler, kokmayan güller
viagra cinsellikler, çıldırtan günler!

ve dışarıda dostluğun, puştluğun kolunda gülümsemesi
ama öğrendim karanlıklardan ışık destelemeyi
ve baka baka irkilmiş gözlerine hayatın
inatla!
inatla gülümsemeyi
öğrendim içimdeki abdalı hünerle gizlemeyi...

(herkes fanusuna asmış kendini
bu yüzden beklemiyorum farklı kıyametleri...)
dışarıda üşüyen bir haziran
dışarıda öldü insan
öldü insan
hiçbir kitaba yakışmadan!

ben de yaza yaza çürütüp dünlerimi
her gün bu cehennemden çalıyorum kendimi
bu yüzden her şey:
şey!
havada hava, günlerinde gün, evlerde sarmısak soğan;
hepsi bu işte basit, olağan
her şey şey’dir; inandıklarımızdır belki de yalan
abarttığımızdır,
kül’dür herkesin payına kalan...

y.o.

albümde4.şarkı.iştegünlerimöylegeçiyor.

münasebetli zamanlarda uyumanın iyi yanı münasebetsiz zamanlarda münasebetli saatlerde uyuyan insanların bıraktığı yalnızlıkta aklını kaçırmamakla ilintili.

üç.

yo fazla bir şeye gerek yok,
bunu
şunu
ve onu
okuman yeterli.

bu ülkede neler olduğunu ve olacağını anlaman için.
sonra gel konuşalım.

aşk dediğin frieda'nın ismini diego'yla aynı sayıda harf taşısın diye frida'ya çevirmesidir.

bunu söylemeyi unutmuşum.


ha ne diyorduk, kandil sebebiyle ertelenme mi? hı? efendim?

ben hiç kocaman kocaman başarısızlıklar yaşamadım. sorumluluk sahibi ama geniş bi insan oluşum genellikle uykusuz gecelere ve olduk olmadık yerlerde ağlamalara mal oldu; çünkü geniş olmama rağmen mükemmeliyetçi bi tarafım da mevcut ve bu zıtlık bana fena patlıyor. şu sınavı kazanıp kazanamamak umrumda değil aslında. okuduğum okulda yapmak ve yazmak zorunda olduğum bir düzine ıvır zıvırdan sonra öss'nin nasıl tırt bir sınav olduğunu açıklamaya kelimelerim yetmez. normal bir okulda okuyup da kazanamayanlara tam da bundan ötürü biraz gerizekalı ve tembel gözüyle bakıyorum o yüzden. bana raporlar alıp da yapamamayı kimse haklı çıkartamaz çünkü. neyse asıl mevzu şu ki felaket derecede korktuğum şey üniversitede seçtiğim alanda başarısız olmak aslında. biliyorum "bunu al. buraya koy. bunu yap. böyle olsun." düzeninde yapamam, kendimden bir şeyler katma ihtiyacım ve isteğim ağır basar ama "al bakalım, yarat." dediklerinde de ayvayı ayrı bir şekilde yemekten çok korkuyorum. güvenemiyorum o kadar kendime. bunu yaparım ben diyemiyorum bir türlü. herkesin "potansiyel işsiz çıkartıyor o bölümler." gözüyle baktığı yerlerde okumayı düşünüyorum, seçim yapmaya çalışıyorum ve sıkıntılar basıyor içimi. gelecekten korkuyorum. bugünü dalgınlıkla yaşıyorum ve geçmişi düşünmeye vaktim bile olmuyor. "iyisi mi sen beni bırak, devam et." diyesim geliyor ortaya çoğu kez. güvendiğim, sahip olduğum özelliklerin eksikliklerini fark ediyorum her gün ve daha da korkak olmaktan başka bir şey yapamıyorum. kafamda bir şeyleri evirip çevirmekten nasıl yorulduğumu anlatamam. ya, öyle işte.

görünen o ki bu gece çok geveleyeceğim buraya. parça parça.

bu pek şahane iki insana da teşekkür ediyorum (bildiginkadın, demirbey) müzikler için. önermek isteyen olursa daha buralardayız.

istanbul'da saçın bile güzelleşiyor, anlıyor musun?


güzeldi. hiçbir şey düşünmedim ve sadece gezip alışveriş yaptım. ve tabi ki YEDİM. sonra hayatı bundan ibaret olan insanları düşündüm, onlara üzülmeye yeltenirken ulaşıma bi servet akıttığımız gerçeğine daha fena gözlerim doldu. bi ara tek hatırladığım o turnikeden bu turnikeye geçmeye çalıştığımızdı ve altı üstü aynı şehir içinde yer değiştiriyorduk. tamam. istanbul kalabalık ama yaşam var. bunu ankara'da yaşayan anlar, bilir, hüzünlenir. burda saat ondan sonra caddeler tenhalaşıyor. 
resim aşığı falan değilim, frida'yı sadece izlediğim filmden biliyordum ama yine de sergisine gitmeye kararlıydım.  gittim de ama açık konuşmak gerekirse sergiyi beğenmedim. filmde gördüklerimin yarısı bile yoktu, çok az tablo getirmişlerdi ve üstüne üstlük sergi sonunda en beğendiğim "şey" şu yukarıda görmüş olduğunuz, flaşsız çekimden ötürü sararmış diego rivera çizimi oldu. onun yerine biz de çarlık rusyası'nı anlatan rus ressamlarla yetindik ki yetinmek yetersiz bir kelime aslında, adamların yaptığı resim değil fotoğraftı daha çok.
o kadar gitmişken süresi uzatılmış body worlds sergisine de gitmemek olmazdı tabi, oraya da dahil oldum ancak ve ancak yıllar sonra eminim sergiden aklımda kalan tek şey çekiç, örs ve üzengi üçlüsü olacak. millet kasla beyinle büyülenirken ben bu üçlüyle kendimden geçtim ve nedenini kesinlikle bilmiyorum. bir de ceninler var tabi. iki haftalık, üç haftalık vs. gerçi onların "gerçekliği"nden şüphelenmedim değil; çünkü o kadar küçük şeyleri nasıl olup da alabildiklerini, muhafaza edebildiklerini kafam almıyor. bilen varsa anlatsın. 
hava da bize kıyak geçti bu birkaç gün içinde güneş gerçekten ısıtıyordu falan filan 

fakat

şu an çok soğuk.

matmazel ankara rüzgarlı odasından bildirdi. esen kalın.

edit| bunu da tesadüf eseri görmüş olduğumu hatırlayıp değinmek isteğime karşı koyamadım. okuyacağınız şey kelebek yazarlarından onur baştürk'e ait. daha doğrusu bir okuruna. ama okuyunca görülüyor ki kendisi de "ortamların" böyle olduğu düşüncesinde: 

Şehir Atlası
ANKARA MODASI VE ŞiMDiKi ANKARA
Aşk Tesadüfleri Sever, filmi dolayısıyla Ankara yeniden moda oldu.
Ve gördüğüm o ki, Ankara uzun zamandır hiç bu kadar iç geçirten, özlem duyulan muhabbetlerin içinde yer almamıştı.
Bu sebeple pazartesi günü “Benim için Ankara”yı çıtlatmıştım.
şimdi sıra yeni Ankara'da... Bugün neler yaşanıyor Ankara'da, Ankara gençliği nerelere gidiyor? Ben değil, Ankaralı okurum Utku aktaracak bu kez. Çünkü durumu özetleyen çok güzel bir mail atmış. işte Ankara'nın sosyal hayatındaki son perde:
“şu anda alışveriş merkezleri arasında kıyasıya bir rekabet yaşanıyor.
Ankara'nın temel taşı Ankamall. Eskişehir yolu tarafında ise zirvedeki merkez Armada. O bölgede Cepa açılmış ve rakip olmuştu. Bunu Gordion ve Kentpark takip etti ve Armada'nın tahtı sallandı.
Çankaya bölgesinin zirvedeki ismi Panora. Ankara'nın istinye Park kıvamındaki alışveriş merkezi. Daha yapılırken açılmasını beklediğim birkaç mağaza bu seneyle birlikte oradaki yerini aldı (Hugo Boss, Burberry, Ralph Lauren). Panora'nın en büyük artısı ise lokasyonu ve giriş kısmında bulunan 10 mekanlık teras kısmı. Aslında hemen hemen her Ankaralı'nın beklediği ise bir alışveriş sokağı.
Buna en müsait olan yer tabii ki Tunalı. Beymen'in gelmesinden sonra az da olsa tekrar hareketlenen, Papermoon ile renklenen Tunalı bölgesinde Vakko da çok katlı mağazası ile yerini aldı....
Küçük istanbul diye tabir edilen, 34-06 çekişmesinin en çok yaşandığı Filistin Caddesi'ndeki son durum ise şöyle: Home Store buradaki yerini kapattı ve istanbul bir adım geriye düştü.
Ama yine de zirveye oynayan iki mekan da istanbullu; The House Cafe ve Kitchenette. Özellikle Kitchenette'de hafta sonları yer bulmak imkansız. The House Cafe ise istanbul'daki kimliğinden çok farklı bir biçimde lounge tarzında hizmet veriyor.

arkadaş siz hangi gençlikten bahsediyorsunuz? hadi alışveriş merkezleri tamam da hangi kafadaki gençlik papermoon'da yemeği bıraktım oturup bir şey içiyor? filistin caddesi'ndeki mekanlarda kaç lise, üniversite öğrencisi sürekli yiyip içiyor? hadi yediler bu insanlar ayın devamını nasıl getiriyor? bahsedilen hepi topu bin - iki bin kişilik bir öğrenci grubu. onların da babalarının parası var yiyorlar da gerisi? hani nerde "gençlik"? kaldı ki kitchenette'te iş güç sahibi insanların yemek yediği, hatta azıcık ses yapıldığında da size uyarılar döşedikleri gerçeği var. ayrıca arkadaş park caddesi'ni es geçmiş, olmadı bu bak. oysa gençlik hep orda. hep.

lusindıskayvitdaymınds.

ben gidiyorum.

kendinize iyi bakın. ayakları iyi kollayın zira ankara çok soğuk. aşık olun. çikolata yiyin. bi de beni özleyin mesela bu bi kaç günde. azıcık sevineyim. niye deyin, kaç gündür deyin. yazmadı deyin telaşlanın falan. ne bileyim. dönünce görüşürüz. bi de bana bunu söyleyen adamla dünya evine gireceğim.


mesela denizden gitsem.

anlıyor musun?

burada ölmek istemezsin, sana biraz bundan bahsedeceğim. burada fazla okursan kitabını yakarlar, burada oruç tutmazsan tekme tokat dalarlar. bakma 'büyükşehir çalışıyor' yalan, burada kent çarpık kentleşir, gecekondunun çocukları köprü üstlerinde dans eder, herkesin acelesi vardır, telefonlar aynı melodiyle çalar ve gökyüzü griyle kahverengi arasına sıkışıp kalmıştır. şehrin sesi yoktur, otobüsler inler, arabalar geçer ve birileri yapay havuzların ışıltılı, müzikli oyalamalarında saatlerini harcar. parklar işsizlerin çöplüğüdür ve bakışlar giysilerini delmek üzere odaklanmıştır, herkes 'yakışıklıdır' ve uzundur seks yapmamıştır. loş yerlerden geçerken dikkat etmek zorundasındır, bir 'yakışıklının' tacizine uğramak an meselesidir ve bağırdığın anda otobüs duraklarında bilinçsizce - belki sarhoş- dilenen kel kafalı adamdan farkın yoktur, korku salarsın, huzur kaçırırsın. oysa memur dediğin soğuğa küfreder, kravat takar, kokar ve asla tepki göstermez, yardım dediğin güzel bir kıça bakar. polis 'uygunsuz oturmaktan' ceza keser, gösterilere müdahale etmeyi beklerken kız keser, copla kafa, biber gazıyla hız keser. yetmezse basınçlı suyla vücudun buz keser. içki yasaklanır, istesem gider on sekizimde silah alırım her dini bütünün bir çıkış yolu vardır. kestaneyle mısır satılır, her bijuterideki küpe aynıdır, bildiri dağıtarak ülke kurtaranlar vardır ve türküler her zaman yanıktır. 413'le eve giderken hep sonrası kalır. 

deliklerden bakamıyorum ben. umudumu kaybettim, amacımı kaybettim, bilincimi en çok bir balona bağlayıp gökyüzüne bırakmak isterdim.


bla bla.
" i"m seventeen and i"m crazy. 
my uncle says the two always go together. 
when people ask your age, 
he said, 
always say seventeen and insane."

44 gün sonra on sekiz oluyorum. oy bile verebiliyorum, düşünsene.
peh.

battaniye.

daha soğuk olabilir miydi bilmiyorum. şu an bir evsizin titremesi bile olmak istemezdim. evet her zaman başkalarından daha iyi durumda olduğum zamanlar olacak, inancım biraz daha kuvvetli olsaydı tanrı"ya her gün bunun için şükrederdim. yatakta sezen aksu"ya bulanırken bu kadının neler yaşadığının merakı içinde boğuluyorum. yaşamak diyorum, bu kadar yaşayabilmek mümkün mü korkmadan? bir yılı nasıl kapattığımı söylesem gülersin. yaşlandığımda sürekli somurtan kadınlardan olmaktan korkuyorum alt geçitlerin aşırı aydınlığında gözlerimi kısarken. nasıl da kimsenin beni sevmeyeceğinden. şimdilerde bazen isteyerek seçtiğim yalnızlığın nasıl da kıçımda patlayacağından. amacımı kaybetmişim gibi geliyor yine. gerçi kaybetmek diyorum, hiç bulmuş muyum ki? yere basmayan hayallerim olsun istiyorum. hiç mi yok? var. ama düşününce biri donumdan balonlara bağlamış gibi hissetmiyorum. uzak bir ihtimal olmaktan öteye gitmiyor. gözlerim yanıyor. aramın bozulmayacağına inandığım tek şey uyku gibi. fiziksel olarak kaçamıyorsam, gözlerimi kapatıyorum. üzerine aklımda binlerce kez film çektiğim adam da eşlik ediyor bana, eşlik ettiğinden habersiz. haber vereyim diyorum, sırtını dönüyor bana. yani ağlasam abartıyorumdur. hissetmek bu kadar planlı değil. büyüdükçe hissetmenin başına da planı oturtacaksak, klişelerin en güzelini boynuma asmayı planlıyorum: büyümek istemiyorum. doğum günüm de inadına yaklaşıyor.

bu işte bi iş var.

saatlerce oturup tezim için kategorize ettiğim alıntıların sayfa numaralarının ve aldığım notların bulunduğu kağıtlar KAYIP. sözlü sunum çok fena vurdu geçti, uzundur böyle gerilmemiştim, anadilimi konuşmaktan acizdim. on beş dakika sürmesi gereken konuşma altı dakikada bitti ve üç- dört kez baştan başladım. tabi bu sırada gözlerim doldu, yanaklarım kızarıp yanmaya başladı, nefesim ısındı ve parmaklarımı birbirine dolayarak kırma noktasına geldim. hepsinin üzerine kaybolan notlarımın üzerine iki- üç kez ağlama girişimim oldu, olmadı değil; ama üzülmeye "takatim kalmamış."

piii.

ben ruhi bey nasılım?

niye ölmemeli öyleyse
yaşamak mutlu bir devinimse


yıllar önce suratında soru işaretleri olan bir adamın fotoğrafının afiş olarak kullanıldığı bir oyuna annem tarafından götürüldüğümde ve sıkıntılar içinde bir saat (veya daha az) koltuğumda boğulurken, adamın biri bir yatağın üstünde limonluktan, yangından bahsederken ne uğur polat"tan ne de edip cansever"den haberim vardı. oyundan çıktığımda bir insanın nasıl olup da bu kadar şeyi ezberleyebildiğinin sorgulamasını yaparken aklım "yeditepe istanbul"daki adam bu" diye haykırmakla meşguldü. yıllar sonra aslında hangi oyuna gittiğimin ayırdına vardığımda annem şöyle diyecekti:
- kim bilir bir daha ne zaman gelirdi, görmenizi istedim.

ve şimdi
7 kasım pazar
saat 15.00
uğur polat

sanırım ağzım sulanıyor.

serenat yaptırılacak adam.


nasıl bir adamsın sevgili dallas green.
soyadın green bi kere.
yüzüğü göster geliyorum.

uçurumun kenarında ayaklarımızı sallayabiliriz. bunu sadece biz yapabiliriz.

-şeyy, biraz gelsene.

belki beni uzay gemine alıp sonsuza kadar mutlu olabileceğimiz bi gezegene götürürsün ve orda sonsuza kadar mutlu oluruz. belki ordaki televizyonda acun ılıcalı yoktur. belki orda televizyon da yoktur ve benden başka insanların da kitap görünce ağzı sulanabiliyordur. belki orda bana üzülmeme sebep olan insanların neden hep benzer isimlere sahip olduklarını da açıklarsın ve belki bunu yaparken ellerimi tutarsın. çenemin soğuktan titriyor olması seni asla korkutmaz çünkü bilirsin. çünkü bana sarılman gerektiğini bilirsin ve hikayemin en heyecanlı yerinde beni ağzımdan öpersin.

mesela ben

öyle güzel insanım ki
havlumu silkelerken
tarağımı da birlikte silkeleyebiliyorum.

la la la la la laaaa lalalalala laaaa LALALAAA. la.

ben de seni.

 küçükken steven tyler ile evlenmek istediğimi sonra ağzı çok büyük diye vazgeçtiğimi biliyor muydun.
 evet.
 bok.
 ben de yatarım.
 hastayım.
 iğne yedim zaten.
 afiyet olsun bana.
 sevmiyom seni hayırsız.
 ya
 yalan.
 seviyom.
 öptüm .


odana gel
ekranı aç
ve tataaa.

bi şey diycem.





-men have wasted away before it, 
not knowing if what they have seen is real, 
or even possible.



g e l s e n e  b i.

hi.


fuck you.

-and for those days all i can feel is this
wondering still why cant we just count the steps we take while we have time
wondering still why didnt you stay for a while
so that i can sing the song you need
so that i can kiss you on the cheek
please please just one word i just need one little word
say maybe maybe maybe maybe there will be soon you and me.

yazar burada collons_de_deu"ye sesleniyor.


böyle adamları seviyoruz.
ellen page hastasıyız.
yalnız hep bir kullanıp atma söz konusu.
ayıp oluyor.


atlar gerçekten uhu filan olmuyor değil mi?!
hmm. 

bir dahaki film önerisinde buluşalım. 
teşekkürler.

suddenly
johnny
gets a feeling
he"s being surrounded by..

sen sen olduğun için gerçekten memnunum.

imdb değerlendirmesinin 7.6 olmasını diline ve fazla bilinmemesine bağlıyorum. hala burnumu çekiyorum. cümlelerim karışıyor, kıvrılıp bükülüyor bu film üzerine. sonra ekşisözlük'te yorumlara bakıp bazılarına yuh çekiyorum. sevmediğim kelimeyi de bir cümle içinde yapıştırıyorum: bu kadar sığ olunabilir. filme altyazı vs. bulunamaması ihtimaline karşılık, bu ara moviemax festival"de gösteriliyor. soundtrack"te sigur ros da var. bir ara god is an astronaut da duydum gibi geliyor ama listede yok adı. imdb"den öğrendiğimi de burada satıyorum: karakterin adı ben x. almanca okununca benniks yani "ben hiçim." anlamına geliyor.

bu da fragman ama ben olsam izlemem.
kitapların arka kapağını okumuyorsan, fragmanları da izlemezsin
ve her şey daha keyif verici olur.

bu da böyle bir anımdı.


öyle ki iki yazının çevirisi de bana ait. haydi. koşun.

ek olarak| bir insan yirmi bir yaşında da olsa "yarın hamburger yapacağım" dediğimde heyecanlanmalı. evet. bu böyledir.

kahvaltı.

bugün kendime kahvaltı hazırladım.
ekmekleri buzluktan çıkarıp tavaya attım.
baharat kavanozlarına parmaklarımı soktum.
sonra da oturup tek başıma yedim.
kahvaltı etmenin bir şey değiştirdiği yok.
en önemli öğün olduğu filan da yalan.

sabaha az kalmış.

yakasını kestiği tişörtü üzerine geçiriyor, sol omzunu çıplak bırakıyor kırmızı kumaş. şort giymemeye karar veriyor ve gidip pencereyi kapatıyor. birazdan hava iyice soğuyacak, ensesinde hissettiği nefes şu an oldukça uzağında. saçlarını lastikten kurtarıp karıştırıyor, yatağa giriyor. sağ tarafına dönüyor, belinde onun kolları var.
-iyi uykular.

balık dediğin duygusal bir burç.


+i just need to know that it"s possible that two people can stay happy together forever.


isyankar ve henüz yetmiş.

otobüse bindi.
ilk gördüğü boş yere doğru ilerlemeye başladı.
çantasını ve kitaplarını bıraktı
parasını aldı
biletçinin yanına doğru ilerledi.
bu sırada yanından yaşlıca bir adam geçti,
elindeki poşette iki adet pide vardı.
parayı verdi geri döndü.


yerime geri geldiğimde parmağıyla uzatmış yanımda oturan adama eşyaların ona ait olup olmadığını soruyordu.
eşyaları aldım,
-siz geçin
+yok sen otur
- yok geçin geçin siz
+otur otur sen
(yanımda oturan adam)
~tamam amca geç sen buraya
+yok yok oturun siiiz
~amca gel işte
+YETMİŞ YAŞINDAYIM BEN!!!
~...
-..........................?!?

biraz ayakta bekledi.
bir yer boşaldı
geçip oturdu
önündeki bir iki yaşlıca adama daha yaşlarını sordu
muhabbet etmeye başladılar.

bacaklarımızı sallandırırken seni bana anlat.

eğer kaşiften
keşfetmekten
keşfedilmekten bahsedeceksek
kalp atışlarımın duyulmaması için
biraz yükseğe çıkmamız gerekecek.

canımız sıkılıyordu.

geçen ay bu günlerde
sabaha karşı feci sıkılıyorduk
ve benim çizim yeteneksizliğim
onun yıllanmış tecrübeleriyle zavallıca bir yarış halindeydi.
sonra şunlar oldu:


işte bu karpuz bana ait.

finish it.

_our bodies are prisons for our souls.
our skin and blood, the iron bars of confinement.
but fear not.
all flesh decays
death turns all to ash, and, thus, death frees every soul.

+these times are dark, 
but every shadow, 
no matter how deep,
is threatened by morning light.

+the last night i was with him,
he told me about his father who had died.
he said if they dug his father"s body up,
he would be gone.
they"d planted a seed over his grave.
the seed became a tree.
moses said his father became part of that tree.
he grew into the wood, into the bloom.
and when a sparrow ate the tree"s fruit,
his father flew with the birds.
he said death was his father"s road to awe.


-all these years.
all these memories.
there"s been you.



hello darkness, my old friend



*c"mon we gotta call the robinsons! since we"ve got something to celebrate.
-no i think you wanna wait on that.
_they don" t know?
-no, they don"t.
_when did you decide all this?
-about an hour ago.
* wait a minute, you talked the elaine this morning?
-no, she doesn"t know about it.
*you mean she doesn"t know that you"re coming up to berkeley?
-no actually she doesn"t know about us getting married yet.
_when did you two talk this over?
-we haven"t.
_you haven"t?
*ben, this whole idea sounds pretty half-baked.

-oh, it"s not. it"s completely baked. it"s a decision i"ve made.
_what makes you think she wants to marry you?
-oh, she doesn"t. to be perfectly honest, she doesn"t like me.





+good night.

- are we getting married tomorrow?
+no
-day after tomorrow?
+ i don"t know. maybe we are, and maybe we"re not.

hayatboktan.

uykuNsuz kalmış da olabilirsin. çünkü seni terk edip gitmeyi onu sürekli sallayıp durmandan dolayı bir intikam sayıyordur ve gecenin en çok gece olduğu yerden pis pis sırıtıyordur. hani görsen bir tane patlatırsın. ha sor bir patlatır mısın? ben bir tek tokat bilirim. ondan sonra da kafama bir darbe yerim. her şey karşılıklı olur. karşılıksız şeyler de vardır elbet. ama bir şekilde kalp kırıklığı yaratmaz mı yaratır sonuçta. düşünsene. karşılıksız kalıyorsun. neyse yani sabah böyle bir aptal olmuş alarmın sesiyle zıplıyorsun çünkü güzel bir gün var orda bir yerlerde. kalkıyorsun hazırlanıyorsun gidiyorsun yiyorsun eğleniyorsun. çok güzel fotoğrafların oluyor falan. eve geliyorsun. kemiğinin- hani derler ya ha şöyle hepimizin geldiği yer var ya işte oraya yerleştirirler bir şeyi. aynen kemiğinin orasına koyulmuş gibi ağrıyordur işte bacağın. kendini yunan tanrıçası gibi hissettiğin sandaletlerin yenidir alışılmamıştır ve aslında tanrı tam da sana olduğun yeri gösteriyordur. bir yunan tanrıçasıyla kendini kıyaslamanın cezasını dibine kadar veriyordur. hani yine de dersin ki olsun bak ne güzeldi di di di di bol çikolata ve bol kahkahahahaha.
sonra?
karşılıksız kalırsın.
teknolojiye küfredersin.
özlersin.
yollara küfredersin
ve yolları seversin.
yollar ona çıkıyordur çünkü.
yollar senden onadır ve yol uzundur işte.
yol vardır
bir de hayat
ve geceleri bazen
işte tam da bu yüzden
hayat boktandır.

u"r my man.



-but what does your date look like, raymond?
+she's very sparkly. she looks like a holiday.

teritöri

az önce sokakta bulunan
on sokak köpeğinden yedisi
diğer üçünü kendi alanlarından kovmak için havlayıp onları kovalıyorlardı bence.

peki çapraz apartmandaki şahıs
niçin şştleyip duruyordu?
köpeklerin kendisine itaat edeceğine dair
gerçekten içinde küçük bir umut parçası taşıyor muydu?

patilerin asfaltta yankılanışı ne güzel,
seni yavaş ama sık sık öpmek gibi.
her yere
son satırı
yazabilirim.
sahi neler oluyor?

şapka ve elma deyince


At least it hides the face partly. Well, so you have the apparent face, the apple, hiding the visible but hidden, the face of the person. It's something that happens constantly. Everything we see hides another thing, we always want to see what is hidden by what we see. There is an interest in that which is hidden and which the visible does not show us. This interest can take the form of a quite intense feeling, a sort of conflict, one might say, between the visible that is hidden and the visible that is present.

that"s not the-



-is life always this hard or is it just when you"re a kid?
+always like this.

-it's my story +mine too.



-What's that? 
+ Food. 
- Where'd you get it? 
+The chapel. 
- I'm sorry I shouted at you. I was angry. 
+No problem. 
- Are you trying to save my soul? 
+ Hmm? 
- Are you trying to save my soul? Do you understand me? 
+ What? 
-Did you understand what I meant? 
+ What you said? 
- I said, are you trying to save my soul? Giving me that? 
+ What mean that? 
-The Eucharist. 
+ What? 
- The Eucharist. The thing you gave me. It's a... it saves your soul. 
+ Hmm? The thing I give you... what? 
-The little piece of bread that you just gave me. It saves your soul. 
+ What? What? What? 

+ Why are you making everyone die? 
- Because... everything dies. 

kitap.

-yeraltı edebiyatı mı?
dedi, güldü
yerimden sıçradım.


denizciydi.
geniş omuzları vardı
saçları kısaydı.
gemileri anlatıyordu,
sevdim.

sıçan

gibi
sırıl
sıklam.sak
dünya
dönüyormuş.tu
gül.dük.

aptal.

yaşamayı sadece
bir gülün kokusuna bağladım,
kaldırımlarda duraklayıp kokluyorum..

lie.

-Pssss ! Eh, tu voudrais en savoir plus, hein ?
+ Vous la connaissez ? Vous l'avez vue ?
- Bien sur, qu'on l'a vue. | Elle nous a glissés
dans la poche de sa chemisette.| contre son sein !|
+ Et... elle est jolie ?
- Pas mal. | Pas mal.| Pas mal.| Belle. | Jolie. | Non, belle.| Jolie.
+ Mais qu'est-ce qu'elle me veut ?
- Elle est fauchée. | Elle espère une récompense
en échange de l'album.| Ou alors, elle fait aussi
la collec de photomatons.| c'est ça. comme nous,
elle nous a déjà| elle voudrait faire l'échange
contre un borgne à lunettes ! | Mais non, crétin.| Elle est amoureuse.
+ Je la connais même pas !
- Mais si, tu la connais.
+ Depuis quand ?
- Depuis toujours. Dans tes rêves.


"Un garçon de six ans a profité 
du sommeil de ses parents 
pour prendre la route en pleine nuit
au volant de sa voiture à pédales.
ll a été retrouvé sur une autoroute
près de Munster, en Allemagne.
Le garçon a confié aux policiers
qu'il voulait juste
aller voir les étoiles."


* Voilà ma petite Amélie,
Vous n'avez pas des os en verre.
Vous pouvez vous cogner à la vie.
Si vous laissez passer cette chance,
alors avec le temps,
c'est votre coeur
qui va devenir aussi sec
et cassant que mon squelette.
Alors...
Allez-y ! Nom d'un chien !




sonunda izledim (:

jabberwocky


Twas brillig, and the slithy toves
Did gyre and gimble in the wabe;
All mimsy were the borogoves,
And the mome raths outgrabe.

“Beware the Jabberwock, my son!
The jaws that bite, the claws that catch!
Beware the Jubjub bird, and shun
The frumious Bandersnatch!”

He took his vorpal sword in hand:
Long time the manxome foe he sought—
So rested he by the Tumtum tree,
And stood awhile in thought.

And as in uffish thought he stood,
The Jabberwock, with eyes of flame,
Came whiffling through the tulgey wood,
And burbled as it came!

One, two! One, two! and through and through
The vorpal blade went snicker-snack!
He left it dead, and with its head
He went galumphing back.

“And hast thou slain the Jabberwock?
Come to my arms, my beamish boy!
O frabjous day! Callooh! Callay!”
He chortled in his joy.

’Twas brillig, and the slithy toves
Did gyre and gimble in the wabe;
All mimsy were the borogoves,
And the mome raths outgrabe.


buu lewis carroll"un hiçbir mana ifade etmeyen şiiridir. ingilizcedeki en iyi "anlamsız şiir"lerden biri olarak gösterilmekte kendisi. bazen ilkokullarda isim ve fiillerin kullanımı için gösterilmekte olup "portmanteau word" denilen (iki anlamlı kelimenin birleştirilmesiyle oluşturulan sözcüklere verilen ad) kelimeleri örneklendirmek için de kullanılıyor.(wiki çevirisi mi oldu ne) 

tabi bunu öğrendiniz de noldu orası ayrı.  

ayrıca çok mükemmel bir şekilde hasta oldum.
dün sabah çıkardım falan.
bu havalar beni deli ediyor.
ankara"dan nefret edişimin bir başka nedeni
ve baayan oluşuma kanıttır:
çıkardıktan sonra aynaya bakıp da
"vaay yüzüm beyaz dudaklarım kırmızıya yakın pembe amma güzel görünüyorum" deyişim.


blog bu ara ağlama duvarına döndü bir de
evet farkındayım.

anlaşılmak korkusu

alıntıdır.
resme basarak daha rahat okunabilir.


osama

13 yaşındaki bir kızın ancak sette ilk kez makyaj yapıldığında gülebildiğini düşünün. .


çok kaliteli olmasa da film burdan izlenebilir.